Cumartesi, Ekim 01, 2011

tambılır.

kütüğü naklettirdim.

http://cemedede.tumblr.com

bir çayımı içersiniz artık?

Cuma, Haziran 17, 2011

süreniz bilmemkaç dakika, sınav başlamıştır.

"korkuyla beklemek, korkuyu beklemek gereksizdi; çünkü dünyanın yarıçapını ve istanbul'un fethini biliyordum. üç çeşit yönetim biçimi vardır, anlıyor musunuz: mutlakiyet, meşrutiyet, cumhuriyet. bunun dışında hiçbir şey yoktur, varsa da bunlardan birine girer. dünya basık bir yuvarlaktır, ve yerçekimi diye bir kuvvet vardır, anladınız mı?(...)

balzac ile stendhal, büyük romancılarıydı fransa'nın; kırk iki milyon insanın yaşadığı bu ülkenin bunlar romantik yazarlarıydı. roman da ikiye ayrılır: romantik, realist. balzac realistti diyenlere inanmamak gerekir; asıl realist zola idi, havagazından zehirlenerek öldü. balzac da onbin fincan kahveden zehirlendi; borçluydu, benim gibi o da serbest kesimde başarı kazanamamıştı. balzac'ın her taşındığı evde iki kapı vardı. (bunu çok iyi anlıyorum) eski yunan da iyiydi. aristo filan vardı, (başka kim vardı?) evet platon da vardı, onun da bir devlet nazariyesi vardı, bir de devlet adlı kitabı vardı. (...)

felsefe birçok kısma ayrılırsa da aslında bunlar spiritüalizm ve materyalizm olmak üzere iki çeşittir. birincisinde madde yoktur, ikincisinde vardır. en büyük filozof kant'tır ve hiç evlenmemiştir. daha başka büyük filozoflar da vardır: hegel, spinoza ve descartes. bu sonuncusu her şeyden şüphe ederdi. iki bacon vardır; francis bacon, fransız değil ingilizdir. bacon olmasaydı (hangi bacon?) bilimlerin gelişmesi geri kalırdı. kendimden de söz etmeliyim. ben daha çok spiritüalistleri sever gibiyimdir; fakat bazı romantik görünüşlü insanlara kızıp materyalizmi ve onun bir kolu olan diyalektik materyalizmi savunduğum olmuştur: tez, antitez, sentez. ha-ha. marx, aynı zamanda bir filozoftur. (...)

vatandaşın hakları şunlardır: bir: istediği gibi gezer, yani seyahat hürriyeti vardır. ben, bugüne kadar bir yere gidemedim, pek fırsat olmadı, para kazanmakla uğraşıyordum, fakat borçlardan bir türlü kurtulamadım. seçmek de hürriyettir, insan istediğini seçer; fakat o seçtiği kimse seçimi kazanmayabilir, çünkü demokrasi vardır. az kaldı unutuyordum: demokrasi, plutokrasi, aristokrasi (başka bir krasi var mıydı?) mahalle muhtarlarının görevleri şunlardır: seçim kütüklerini düzenlemek, bakanlar kurulu da üç kuvvetten biridir: yürütme kuvveti. ayrıca, yasama kuvveti ile yargı kuvveti vardır. buenos aires, arjantin'in başkentidir. ben en çok londra'ya gitmek isterdim. ingiltere, demokrasinin beşiğidir. (...)

öğrenim üçe ayrılır: (bırak şimdi). evet, neden canım, üçe ayrılır tabii: ilköğrenim, ortaöğrenim, yüksek öğrenim."

vinyet: sarkis paçacı - okuma parçası: oğuz atay/korkuyu beklerken

Cuma, Haziran 10, 2011

bertolt brecht türküsü.

düşünmek bir tuzaktır
akıl dürter huzuru
mutlu yaşamak için
aptal olmak gerekli

güzellik marifetti
marylin monroe ölünce
birdenbire bilindi
çirkinliğin değeri

yiğitlik ve cesaret
gayet gereksiz şeyler
bunun sonu hep hüzün
korkaksan ömrün uzun

çok meraklıdır brecht
cinfikir soru sorar
bu adamlar örneğin
nereden zengin oldular

hepsi gıcık kaptılar
adamlar bir oldular
çok sorular soranı
ülkesinden kovdular

düşünmek bir tuzaktır
akıl dürter huzuru
mutlu yaşamak için
aptal olmak gerekli.

ferhan şensoy

Perşembe, Haziran 09, 2011

arap kızına balad.

saat gece 1.30, bir truss çizimi detayının en acıklı bölümündeyim. ha bire gönyem kayıyor, silgim silmekten çok bulanıklaştırmaya yarıyor, saatlerdir ışıklı masa başındayım, yetişmesi gereken milyon tane işim var, stüdyo sıcak ve havasız, üstüne üstlük okulda neredeyse kimse yok. çok sinir zımparalayıcı bir durum.

benim fena bir huyum çıktı mimarlığa girdikten sonra, sessiz ortamda çalışamamaya başladım. arka fonda ille de bir müzik, konuşma, inleme veya haykırış olmalı ki beynim ferah çalışsın, aksi durumda uyuklamaya başlamam işten değil. bu sebepten saatlerdir oturduğum masanın başından kalktım, laptoptan max fm'i açtım, kahve almaya gittim. e, mörfi kanunları gereği ne zaman ihtiyaç duysam kahve makinasının bozuk olması gerçeğini de düşünerek yanıma kola için de bozuk para aldım.

döndüm, haklıymışım, makina gene bozuk. kolanın kapağını açtım, tısladı köpürdü, bant parçalarıyla leş gibi olmuş yere dökülmeden hüpürdettim. tam hüpürdetirken güzel bir şarkı çalmaya başladı radyoda: "raindrops keep fallin' on my head". b.j. thomas'tan ella fitzgerald'a(helaam?!) cümle milletin pek güzel yorumladığı bir şaheser.

üç buçuk dakika boyunca o bitkinliğimin bedenimden yavaş yavaş gittiğini, parmak uçlarıma kadar enerjiye kavuştuğumu hissettim. şarkı bitii, fakat hevesim geçmedi. derhal fizy'i açtım, envai yorumcunun söylediği "raindrops keep fallin' on my head" çeşitlerini dinledim. aylar sonra ilk defa bir cigara yaktım keyiften. mutlu oldum, çizimim hızlandı, hatta bir ara şarkının sonunda bağıra bağıra "tra lala lala lala laaaa" kısmına eşlik etmişim, ne iyi ki kimseler duymadı. ne iyi mi? keşke duysalardı.

aradan bir saat geçtikten sonra çizimimi bitirmiştim. toplandım, bok götüren stüdyoyu temizledim, ışıkları söndürüp eve gittim, yatıp zıbardım. rüyamda ne tesadüftür ki "tra lala lala lala laaa" diye şarkı söylerek camdan bakan arap kızını gördüm.

bilin bakalım o kız kim?

Pazartesi, Haziran 06, 2011

küfretmek demişken.


bunu uzun uzun yazarım bi ara, şimdilik yedi bela hüsnü'deki bu müthiş sahne de iş görür.

fitter happier vs. sinan bengier.

- lütfen yağmurlu havalarda yürürken dikkat ediniz, o ıslaklığı fırsat bilip ortalığa çıkan salyangozların üzerine basmayınız.
- lütfen araba altına saklanmış kedi yavrularına inatla yaklaşıp, çok anlıyorlarmış gibi "pispispispispis" demeyiniz. bırak saklansın, gelirse sizindir.
- lütfen yolda yürürken arkanızda biri olup olmadığına bakmadan su aygırı gibi sigara dumanını üflemeyiniz.
- lütfen evlendiğinizde arkanıza yok olası konvoylarınızı da alıp yedi mahalle boyunca korna öttürmeyiniz. hastamız var, laftan anlayın. çok hastayım.
- lütfen çocuğunuz olduğunda marifetmiş gibi "gel amcanlara pipini göster" aktivitesine girmeyiniz. kızların suçu ne? (fatmagül esprisi yapmayacağım.)
- lütfen her iki lafınızdan biri "amına koyyim" olmasın. küfrün yerinde edileni güzeldir.
- lütfen ramazan ayında 30 gün kabız eşek gibi kıvranıp arife günü alkol komasına girmeyiniz. madem rakı içersin neden tesbih çekersin ha? başkaldırıyorum de.
- lütfen sevgilinizle öpüşürken ibrahim tatlıses stilini benimsemeyiniz. unutmayın, insan emiş gücünün yüksek olması için özelleşmemiştir.
- lütfen midye dolma yerken midye kabuğunun içini yalamayınız. çok çirkin bir görüntü.
- lütfen düğün salonlarının kolonlarını çepeçevre ayna ile kaplamayınız. nazar keser.
- lütfen "oran'dan geçiyor mu bu dolmuş, eki ki ki" salak esprisini yapmayı bırakınız. doksanlar biteli çok oldu.
- lütfen süheyl uygur'un ömrünün geri kalan kısmında mikimaus'lu ceketler giymesine engel olunuz. şahane pazar'a değinmiyorum bile.
- lütfen biraz daha gülümseyiniz, sabrediniz, lütfen diyiniz, teşekkür ediniz.

Pazar, Haziran 05, 2011

bu gece kıyamet kopmaz.


"bu kubbe altındaki binbir belayı gör,
dostlar gideli boşalan dünyayı gör;
tek soluk yitirme kendini bilmeden;
bırak yarını, dünü, yaşadığın anı gör."

ömer hayyam

yarın pazartesi.


behiç pek'i pek severim.

ihtiyar bir kadın geçiyor sokaktan (tekrardaki mucize).

3 haziran'da nazım hikmet ran'dan bahsetmeyeni dövüyorlarmış. okulun ortasında dillere destan bir dayak yedim de oradan biliyorum.

şaka, yemedim.

oldum olası yıldönümü, yaşgünü, ölüm anması, bırt ve hatta zırt gibi tarihlere önem gösteremedim. insanların kendi belirlemedikleri bir tarihte, kendi belirlemedikleri aktiviteleri, sırf genele uymak için, çevresinden kılçık yememek için yapıyor olmaları garibime gitti ve fena halde samimiyetsiz göründü.

halbuki fikrimce gerçek duygular anlıktır, o anda gelişir, büyür ve sonuçlanır. sevgililer günü için aylar öncesinden rezervasyon yapıp gacırt restoranlarda akşam yemeği yemek yerine, herhangi bir gün, örneğin 22 kasım saat 22.11'de, sırf akrep ve yelkovanın takvimle hoş bir uyumu var diye sevgilinin kapısında bitmek daha samimi geliyor bana. ya da yılın kalan 364 günü şiir ile ilgisiz olan birtakım feysbukçu gençliğin 3 haziran akşamı söz birliği etmişçesine nazım hikmet'in soldaki ünlü fotoğrafıyla "dünyanın en tuhaf mahluku" şiirini paylaşmaları ve akabinde yılmaz özdil yazısıyla o duyguları hak ile yeksan etmeleri, benim öğüre öğüre kusmam için gayet uygun bir ortam yaratıyor.

sadece edebiyat, sevgi, dostluk değil, öfke ve düşmanlık duyguları da bu dediğime dahildir. o an sinirlenip karşındakine -artık hasmın mıdır dostun mudur bilemem- kafa atman, o nada yaşananları bir kenara yazıp kinle marine edilmiş intikam planları hazırlamaktan daha mertçedir, daha gerçekçedir ve en önemlisi daha sağlıklıdır.

sağlıklıdır, çünkü zaten insanlık dışı duygular yüzünden insanların kafası kırk değil, kırk bin tilkiyle dolu halde. politikayla haşır neşir olmadığımız da malum, e peki kuzum bu kendini saklama ihtiyacı niye? zaten başta "daktır oz" olmak üzere bütün tıp camiası stresin, duyguları bastırmanın nasıl kardiyovasküler gıcıklıklara neden olduğunu söylüyor. etrafındakileri geçen, ruhen ve bedenen sana yazık oluyor. hayat gerçekten çok kısa, bir de bunun büyük kısmını meditasyondan çakmayan hint fakiri gibi çiviler üzerinde geçirmeyelim.

ne hint fakiri yahu, dağıldı konu. öhöm, toparlıyorum. ille de nazım okumak için etrafınızdakilerin topluca hareket etmesini beklemeyin, şiir okumak, hele de nazım'dan, bir ruh serinliğidir. çay harareti her zaman almayabilir, ama duygularını saklamamak, her zaman ferahlatır.

eh madem o kadar söz ettik nazım hikmet ran'dan(ay lav soyadı), en sevdiğim şiirlerinden biriyle bitirelim:

güz sabahı üzüm bağında
sıra sıra büklüm büklüm
kütüklerin tekrarı.
kütüklerde salkımların,
salkımlarda tanelerin,
tanelerde aydınlığın.

geceleyin çok büyük çok beyaz evde,
herbirinde ayrı ışık,
pencerelerin tekrarı.

yağan bütün yağmurların tekrarı
toprağa, ağaca, denize,
elime, yüzüme, gözüme
ve camda ezilen damlalar.

günlerimin tekrarı
birbirine benzeyen,
benzemeyen günlerimin.

örülen örgüdeki tekrar,
yıldızlı gökyüzündeki tekrar
ve bütün dillerde 'seviyorum'un tekrarı
ve yapraklarda ağacın tekrarı.
ve her ölüm döşeğinde acısı tez biten yaşamanın.

yağan kardaki tekrar,
incecikten yağan karda,
lapa lapa yağan karda,
buram buram yağan karda
esen tipide savrularak
ve yolumu kesen kardaki tekrar.

çocuklar koşuyor avluda.
avluda koşuyor çocuklar.
ihtiyar bir kadın geçiyor sokaktan.
sokaktan ihtiyar bir kadın geçiyor.
geçiyor sokaktan ihtiyar bir kadın.

geceleyin çok büyük, çok beyaz evde
herbirinde ayrı ışık,
pencerelerin tekrarı.

salkımlarda tanelerin,
tanelerde aydınlığın.

yürümek iyiye, haklıya, doğruya
dövüşmek yolunda iyinin, haklının, doğrunun
zaptetmek iyiyi, haklıyı, doğruyu.

sessiz gözyaşın ve gülümsemen gülüm,
hıçkırıkların ve kahkahan gülüm.
pırıl pırıl bembeyaz dişli kahkahanın tekrarı.

güz sabahı üzüm bağında
sıra sıra, büklüm büklüm
kütüklerin tekrarı.
kütüklerde salkımların,
salkımlarda tanelerin,
tanelerde aydınlığın,
aydınlıkta yüreğimin.

tekrardaki mucize gülüm,
tekrarın tekrarsızlığı!

(sebastian bah'ın 1 numaralı dominör konçertosu, 26 şubat 1958, varşova)

Perşembe, Haziran 02, 2011

defolu hayatları iade kabul edemiyoruz hamfendea.

bazen düşünüyorum da, vallahi tam zamanında doğmuşum, ucuz kurtarmışım bünyeyi.

etrafta gezinirken (gavurlar buna "screw around" diyormuş, yeni öğrendim) gördüğüm kadarıyla 2011 türkiyesi'nde çalışan bi annenin veledi olmak kadar korkunç bir şey yok. özellikle tunalı, bahçeli gibi yerlerde dolanırken annesinin yanında aksesuar olarak gezen, benetton kataloğundan fırlama, çok bilmiş ve tatminsiz veledleri ve onların pek kıymetli annelerinin "haydi yavrum, şimdi de şu kursa gidelim, spor da yapmalısı, kaliteli zaman geçiriyoruz, mizah bu değil" gibi laflarını duydukça kuğulu park'ın havuzundaki bütün kuğuları teker teker kafalarına fırlatasım geliyor.

"kaliteli zaman". yahu siz kimsiniz ki harcanan zamanın kalitesini ölçme cüretine sahipsiniz? bu nasıl bir snopluktur, bu nasıl bir burnu büyüklüktür?

zaman, illa ki kadife kaplı kurslara milyarlar dökülünce, özel okullarda ispanyolca hafızlayınca ya da o kariyer gününden bu seminere yetişince mi kalite kazanır? harcanan zamanın ille de bir fonksiyonu mu olması gerekir? bu veled bir robot, bir bilgisayar programı mıdır ki tek yapacağı belli beceriler kazanıp, bok gibi zengin olmak, zamanı gelince de 1 metre toprak altında fosfor olmak olsun?

bu veledin duyguları yok mu? hiç mi bir gün kursu ekip arkadaşlarıyla sinemaya gitmeyecek? hiç mi "bıktım sizden, işletme okumayacağım, gitar çalmak istiyorum." demeyecek? hiç mi dağ gibi raporlardan başın kaldırıp kurtuluş parkı'nda saatlerce ucuz şarap içmeyecek? hiç mi aşık olmayacak? hiç mi koyverip gitmeyecek? bu nasıl bir veleddir ki, hayatın her alanında kazanan olmayı başaracak?

siz nası bir özgüvene sahipsiniz ki bir ağacın altında saatlerce yarı uyanık hayal kurmayı kalitesiz, bunun yerine ispanyolca kursunda çocuk morartıp şık bir ücret ödemeyi kaliteli düşünürsünüz? iş hayatınızda uyguladığınız saçma sapan performans yönetimi yöntemlerinden, kariyer planlarından, kişisel gelişim zırvalarından sıyrılıp niye anne-çocuk arası o en güzel, en kutsal duyguyu serbest bırakmıyorsunuz? bu kadar mı sevgisiz kaldınız?

galiba boş kola kutusundan tek farkınız, elinizde louis vuitton çanta taşımanız.

ama teşekkür ederim, sizi gördükçe kendi aileme daha da bir bağlanyorum, annemin gıdılarını daha bir minnetle öpüyorum. sağolun, varolun. defolun!

Salı, Mayıs 31, 2011

kalk kız növriye, gidelim.


simcity oynamayı severim, gel gör ki son bir senedir çok az vakit harcayabildim oynamak için. dehşet müzikleriyle insana yaşama sevinci kazandıran, fakat kimi zaman da günlerce uğraştığın şehrin sıçmasıyla bunalımlardan höykürtülere zıplatan ilginç bir oyundur. "simülasyon, maal" demeyin, şansınızı deneyin.

57 yaşındaki babam bile sevdiyse sizin için de çok geç değil demektir. dinleyipduru.

Pazartesi, Mayıs 30, 2011

çabucak.


şu dünyada en güzel hitaplardan biridir "gözümün ışığı". çok sevdiklerime derim, yerinde denilmesine sevinirim.

böyle de boktan huylarım vardır.

Pazar, Mayıs 29, 2011

kat çık.

e bir kere de eğlenceli, kıpır, zıpır bir şeyler yazayım buraya bea! hep depresyon, hep resesyon. sen tut sene boyunca kelebek gibi gezerken yazma, moralin bozulunca aklına gelsin yazmak. olmuyor olmuyoor! tekrar alalım.

üç, iki, bir, kayıt!

balık suyuna şakşuka.

evdeyim, mutluyum. herhalde bir peri gelip benden üç dilek istese gene aynı şeyi isterdim, evde olmayı. gene ödevler birikti, sınavlar kapıda, ama çok da mandallamıyorum, ne olacaksa olsun. en son yerlere yapışma maceramdan beridir içkiyle de arama mesafe koydum(hayır evlenmiycem, bakmayın öyle aaa), gördüğüm yerde yolumu değiştiriyorum, eve giderken bu yüzden çok ılık islam güzergahları kat ettiğim oluyor. bir maden suyu açtım, behzat çe başlamış onu seyretmeye başladım, ayaklarımı evde ne fonksiyonu olduğunu bir türlü anlayamadığım, annemin ıncıklı boncuklu sehpa örtülerinin üzerine itina ile yerleştirdim.

televizyon izlemenin kötü yanı da bu herhalde, izleyiciyi hiç olmadığı kadar edilgen hale getiriyor. örneğin bir tiyatro oyunu, bir maç veya bir film seyrederken, kışkıracağın yerde zaten etrafındakiler de galeyana gelir, duygularını daha rahat boşaltırsın, olmadı kahve, tiyatro sahnesi yakar, birkaç zavallı linç edersin. hoş, ben tavuk bile kesemem, ama çok adamın birbirini durduk yerde tavuk gibi kestiği, aslanlar gibi linç tarihimizde kanlı paragraflar kaplıyor. her neyse, diğer seçeneklerde tepkini başkalarıyla birlikte iletip daha rahat deşarj olurken, televizyon izlerken yalnızsın, yani bağırsan da dövünsen de bir faydası yok. aksine alttaki yeni doğmuş veledin yeniden si bemol baladlarına başlamasına vesile olur, zavallı ana-babasının hayır duasını alırsın.

gördüğün şu, behzat başkomiser suçsuz bir adamı evire çevire dövüyor. sokakta olsa tepki gösterirsin (göstermez misin? canın sağolsun. ya da vazgeçtim, olmasın.), tiyatroda sinemada gene en fazla ıslıklar, vicdanen rahatlarsın. fakat evde? tek başınasın, yalan da olsa kan fışkırıyor adamın burnundan, ve sen kurbanlık koyunun şişirilmesini seyreden zavallı veledler gibi hiçbir şey yapamadan, "hasiktir!" fısıltılarıyla izliyorsun.

kıyıya vuran balinalar gibi.

bir balina neden bilinçli olarak kıyıya atar ki kendisini? balinalar da depresyona girer mi? onlar da mı yalnızlık çeker, sevilmediklerini, sevilmeyeceklerini, farklı olduklarını
hisseder? onlar da içlerinden ana avrat küfrederler mi büyük balık küçük balığı haksız yere yiyince? o koca cüssesine rağmen buna engel olamayınca sinirlendikleri belli olmasın diye gözkapaklarını kırarcasına gözlerini kısarlar mı? ve buna rağmen, yine de içlerinde iyi duygular taşımaya devam ettikleri için, ve buna rağmen umutlarını yitirmemeye çalıştıkları için, ve bundan gün gelip yoruldukları için mi kıyıya vurur balinalar?

en son gördüğümde kıyıya vurmuş bir balinayı, umutsuzca uzun uzun batan güneşe gözlerini kırpıştırıyordu. bugün sebebini daha iyi anladım. ne de olsa çaresizlik gözlerden okunuyor, saklamak mümkün değil.

dizi bitti, okul bitti, aşk bitti. şimdi uzun uykuların ve salakça edebiyat yapmanın zamanıdır. bir daha bu kadar "ve" bağlacı kullanmayacağım, kullanırsam uyarın oldu mu?

öperim.

Cuma, Şubat 18, 2011

madame fouquet'in kuku yıkama leğeni - bir engin ardıç nostaljisi.

bundan birkaç önce yolladığım bir yazıda engin ardıç'ın neyken neye dönüştüğü hakkında birkaç beyin mıncıklayıcı soru yöneltmiştim. her ne kadar şu aralar "emre aköz'ün abisi" olma işiyle meşgul olsa da seksenlerden ikibinlerin ortalarına kadar yazdıklarıyla bir efsanedir gözümde. örnek mi? ahan da 30 temmuz 2006 tarihinde akşam gazetesi'nde yazdığı yazı. keşke tayyip-kılıçdaroğlu muhabbetini bir kenara atsa da yine böyle güzel yazılar patlatsa deriz, ama tabii "emekçi halkımın karnını doyurmuyor bunlar.". ya da 2011 yılına bunu "patronuma ihale kazandırmıyor, başbakanıma fayda sağlamıyor bunlar." diye de değiştirebiliriz.

"Tam üç hafta önce bugün, herkes o akşam oynanacak Fransa-İtalya maçına hazırlanıyordu, ben tuttum, Vaux-le-Vicomte şatosunu gezdim. Fatih Altaylı, kulakların çınlasın.

Fransa’nın en güzel şatolarından biri, mimar Le Vau, bahçe mimarı Le Notre ve iç mimar Le Brun üçlüsü tarafından yaratılmış bir anıt gibidir.

Çaldığı paralarla yaptıran da, Kral Ondördüncü Louis’nin maliye bakanı Fouquet... Maliye bakanı dedim, yanlış, “surintendant des finances”, Maliye Başkethüdası demek daha doğru.

Bunun bir de yardımcısı var, Colbert, kralı sürekli bunun aleyhine dolduruyor, bu herif düpedüz hırsızın teki, majesteleri...

Bu Vaux dediğim muhteşem malikânede, 17 Ağustos 1661 akşamı krala verdiği davet tarihe geçmiştir.

Bahçelerinde, mutfaklarında, kralın yemek yediği büyük salonda, goblen halıları kaplı odalarında heyecanla gezinirken kafamın içinde evirip çeviriyordum: 80 masa, 120 düzine peçete, 500 düzine gümüş tabak, 36 düzine yemek çeşidi... Şef de ünlü Vatel tabii... Ziyafet sırasında yirmi dört kişilik bir kemancılar heyeti çalıyor sürekli... Moliere bu gecenin şerefine özel bir oyun yazmış, bahçede sergileniyor... Lafontaine şiirler okuyor... Yemekten sonra, havai fişek gösterisi...

Kral çok bozulmuş. Çünkü sarayda bile bu kadar tabak çanak, bu kadar şatafat yok. Gece kalmamış, apar topar terketmiş şatoyu.

İki hafta sonra Fouquet tutuklanıyor... Eh, yerine de Colbert geçiyor tabii... On dokuz yıl zındanlarda çürümüş, özgürlüğe bir daha kavuşamadan da ölmüş.

Vaux şatosu... Canım hani şu, Demir Maskeli Adam filminde, Leonardo di Caprio’nun kafasına vurup elini kolunu bağlıyor, yerine ikizini geçiriyorlardı ya... İşte orası, işte o gece hesapça...

Kapıda tarihi giysiler de satıyor ya da kiralıyorlar çocuklar için, silahşör kıyafeti falan, utanmasam ve de beden tutsa, bir tane de ben giyip öyle dolanacağım... O kadar kaptırmışım kendimi...

Birdenbire şaşırdım: Madame Fouquet’nin yatak odasındaydım.

Öyle ya, hırsız da olsa, bu adamın bir karısı ve çocukları vardı...

Odada, Fouquet’nin karısının banyo küveti, ortası delikli koltuğu, yani düpedüz oturağı, ve de “bidesi” sergileniyordu, yani popo yıkama, ama esas olarak kuku yıkama leğeni... Üç yüz elli yıl önce yaşamış, kemikleri bile kalmamış bir kadının mahremiyetine girmiştim.

(Musluk, “tesisat” falan yok o zamanlar, işini bitirince hizmetçiler geliyorlar, suyunu, ya da kazuratını bahçeye, daha doğrusu şatonun hendeğine döküveriyorlar. Kral “bana bu şatonun daha büyüğünü ve daha güzelini yapacaksınız” diye emir vermiş de Versailles Sarayı bunun üzerine yapılmış ama orada da memişhane yok, hendek de yok, kralın ve herkesin marifeti, pencereden şarr bahçeye...)

Birdenbire kafama dank etti: Bunlar da etten kemikten insanlardı bir zamanlar, sizin benim gibi yemek yiyor, sevişiyor, çiş ve kaka yapıyorlardı... Ve de bir kere daha hatırladım: İnsanoğlu ölmeyegörsün, yalnız bedeni nesneye dönüşmekle kalmıyor, eşyası da orta malı oluveriyordu... Yıllar sonra da dünyanın öbür ucundan birileri gelip ücreti mukabilinde senin en mahrem eşyana bakıyorlardı işte böyle, harim-i ismetine girip... 17 Ağustos 1661 gecesi, o muhteşem ziyafette, kral da hırsız maliye bakanı da, günün birinde birkaç otobüs dolusu Japon gezgininin oralarda aval aval dolanacaklarını tasavvur edebilir miydi?

Genç Osman’ın kanlı gömleğini gördüğüm zaman da bunu hissetmiştim, Abdülaziz’in terliklerini de, Napoleon’un redingotunu ve şapkasını gördüğüm zaman da...

Eee, ne var bunda, mı diyorsunuz? Elbette yaşamışlar, öyle olmasa tarih kitapları yazmazdı... Özel eşyası da elbette sergilenecek, adam tarihi şahsiyet.

Sizin evi 2356 yılında bir düşünün bakalım, kapıda bilet kesiyorlar, birtakım turistler odalarınızda dolaşıyor, kordon var, el sürmek yasak, ama yan odada da karınızın donu camekân içinde, altında etiket... Bunlar da üç yüz sene evvel, yirmi birinci yüzyıl başlarında yaşamışlardı, gazete okurlar, yemek yerler, sevişirler, osurup sıçarlardı... Şimdi hepsi birer gölge, birer anı.
"

hakikaten şimdi hepsi birer gölge, birer anı; o eski aristokratlar da, eski muharrirler de. nerde o eski çengelköy hıyarları?

not: "gocuklu celep"i yazacaktım, bunu görünce aklım fırladı. aklımda, geliyor.

Salı, Şubat 01, 2011

adsız/dert kapısı - cem karaca.

cem karaca'yı pek severim. ideolojik dingildekliği umrumda değil, zaten bir sanatçının yapıtlarını sırf ideolojisinden dolayı beğeniyorsanız ya da beğenmiyorsanız, bu ufkunuzun darlığını, vicdanınızın körlüğünü gösterir. merak etmeyin, ne hoş ki tedavisi olan bir hastalık bu.

her neyse, yetmişlerde marş olmuş şarkılarının ve psychedelic-progressive tarzda aranje edilmiş türkülerin dışında pek hoş bir parçası var ki, nasıl bir cahilsem varlığının ancak bu sabah farkına vardım. tekrar tekrar dinledim. o bas sesten bu kadar etkilendiğimi hiç hatırlamıyorum.

salı gününe bombok bir ruh haliyle başlıyorsam bunun sorumlusu sensin cem karaca! lepiska saçlarından sen suçlusun, kemiklerin tıngırdasın.

neyse, bırakayım gevezeliği, dinleyin buyurun:


Pazartesi, Ocak 31, 2011

alev örten huni.

iki-üç gündür kar fena bir lapalapalaşma eğilimindeydi, neyse ki bu sabah biraz sakinleşti. en azından kaldırımlardaki kar ve buz boyutu, eller cepte yürürken ters takla attırmayacak düzeye inmiş. gel gör ki ankara ayazı hala ömürden ömür götürebilmekte, yokuş aşağı yürürken ciğer söndürebilmekte.

bunları yazıyorum çünkü iki-üç gündür yaptığım ana iş bu. ankara'yı saçmasapan ve amaçsız bir halde geziyorum. gaziosmanpaşa'nın nefessiz bırakan yokuşlarını, bahçeli'nin muhteşem sokaklarını, kızılay'ın bildiğimiz boktanlığını, kale'nin "geçme buradan ırzını iskerim." diye fısıldayan piskopatlar içeren yollarını, ayrancı'nın kedili yerlerini filan. kar olmasa asıl isteğim altındağ'ı, mamak'ı, etlik'i gezmek, o da bahara kaldı gibi.

oldu ya hiç aklına gelmez, gelmiş bulundu, "niye huni takmış gibi geziyorsun şu tipide ankara'yı ey eçhel-i cühela?" sorusu. cevaplayayım sevgili okur, rahat battı! şu uzunca dönem arasında(sömestr sözcüğünü duydukça mide özsuyum fazla mesai yapıyor) evde oturup john carpenter izleyerek gerim gerim gerilmektense ne zamandır yapmak istediğim bir şeyleri yapmak istedim. önce kars geldi aklıma, fakat mevsim normallerinin ve pederim hazretlerinin mantıklı argümanları karşısında geri adım attım.(yine de gelmek isteyen olursa bir söylesin, haftaya doğu ekspresi ile gitmeyi düşünüyorum.) sonra da cebimdeki az miktarda paraya ve yirmilik gıcır ego kartına güvenerek ankara'yı gezmeye, fotoğrafını çekmeye, bere-atkı cenderesinden kurtarabildiğim zamanlarda da gözlerimi süzmeye karar verdim. inanır mısınız, ilk gün fotoğraf makinamın "benden bu kadar hacı, ıığh." efektiyle cızlamı çekmesi bile beni yıldıramadı.

"hala mantıklı bir neden sunamadın?" der gibi kalkan kaşlarınızı, gözlerinizi görür gibiyim.(nereden görür gibiyim, tek gördüğüm şey eşşek ekran lcd monitör. içmeden sarhoş olmak bu olsa gerek, her neyse bu parantez kapanmalı.) gerçek şu ki mutluyum. berbat geçen bir akademik yarıyıla rağmen garip bir hoplama zıplama isteği var içimde.(tengrim yoksa ben teletabi mi oluyorum?)

amam inanıyorum, birgün bu gereksiz işlere harcadığım enerjimi doğru alanlara yönlendirmeyi kıvıracağım ve işte siz o gün tükeneceksiniz!

not: başlıkla naalaka dediniz değil mi? "alafortanfoni"nin aslının askerde kullanılan bir çeşit(yangın söndürücü olsa gerek?) alet olan "alev örten huni" sözünün mıncıklanmasıyla oluştuğunu öğrendim. cümle içinde kullandım. tengri cümle belamı eksik etmesin başımdan. onlar olmadan çok sıkılırdım.

Çarşamba, Ocak 12, 2011

yazar denen garip yaratık.

bildiğiniz üzere finaller tüm kanırtıcılığıyla girmekte bu aralar. düzenli bir blog kullanıcısı olmasam da bu dönemi boş geçmek niyetinde değilim, eskiden feysbuk'ta engin ardıç sayfasına yolladığım güzel bir notu paylaşmak istiyorum.

ben de özledim yazmayı, en kısa zamanda son tazyik yazmaya devam edeceğim. falan filan. beni özleyin anacım.

"Engin Ardıç'ı nasıl bilirsiniz? Bir zamanlar akşamları ekranlardan küfreden bir liboş? Bir iktidar yalakası? Katıksız bir snob? Türkiye'ye birkaç beden büyük biri? Herkese ve her şeye küskün biri? Düşünceler değişebilir, ancak gerçek olan bir şey var ki, o da Engin Ardıç'ın Oğuz Atay'ın bir yetiştirmesi, hatta daha da önemlisi, dostu olduğudur. Bu konudaki anılarını zaman zaman günlük yazılarında paylaşmış olan Ardıç'ın, 1987 yılında Nokta Dergisi'nde "Yazar Denen Garip Yaratık"* başlığıyla yazdığı bir yazı, tesadüfen elime geçti. Paylaşmak istiyorum:

"Tükenmezin mürekkebi dağılmış, artık sararmış sayfalarda kalan
adın, kağıdın suyu yönünde hareleniyor Oğuz.

Sırtı birkaç yerinden kırık, arka kapağı aya izleriyle sapsarı, fiyatı yirmi eski lira olan bir kitap bu. O zamanın parasıyla! Abdülhamid zamanı değil, senin son birkaç yılın... Ön kapakta Sevin'in ahşap kaplamalı, penceresi fesleğenli, dantel tığ işi perdeli resmi de solmakta. Hayati'nin bastığı bir kitap, artık olmayan Sinan Yayınları'nın, artık olmayan bir Cağaloğlu sokağının bir hanının bilmem kaçıncı katında, artık dudaklarımızdan eksik gülümsemelerle ve kimbilir kaçıncı çay bardağıyla ısıttığımız bir odada kitaplarını üst üste yığılı görüyorum... Matbaa kokusu uçmuş, kitaplar kenarlarından başlayıp içe doğru sonbahara kesiyorlar, o sırada Bic tükenmezi mi modaydı, senin tükenmez satırların usul usul ve sessizce sayfada yayılıyor: Engin Ardıç için Albay'dan sevgilerle, Oğuz Atay...


Emekli Albay Hüsamettin Tambay. En çok onu seviyorduk. Albay Hüsamettin'in yalnızlığına Hikmet Benol gibi posta neferi yazılmış, küskün yalnızlığımızı meyhane meyhane gezdiriyorduk, değil mi? Akşamları Papirüs'te buluşuyorduk, Pakize de birazdan gelecekti, onu beklerken iki tane yuvarlayabilirdik, zaten hangi kadın bizi doğru düzgün anlamıştı ki, sıcaklardan neler vardı?

Bu Papirüs, "eski" Papirüs. Ertuğrul daha güler yüzlü o yıllarda, Papirüs'ün masalarında telefon prizi dahi var, en büyük keyfimiz dışarıdan telefon geldiğinde garsonun elinde makineyle masaya seğirtmesi, oturduğun yerden konuşabiliyorsun, o gülünç yıldızlı jetonlar henüz icat edilmemiş.


Herkes oradaydı. Mustafa Gürsel o sırada TRT'de, Hilmi Yavuz Bedrettin'in ilk baskısına hazırlanıyor, Halit Çapın Bay Alkol ile flörtünü sürdürmektedir. Nurer Uğurlu amansız Adana kahkahaları arasında Demirtaş Ceyhun
'la söyleşmektedir. Tanju Cılızoğlu Papirüs'ten adam toplayıp Nişantaşı'ya kahveye götürüyor, kumpas kurulmuş, Paşa Demirtaş'la Sarı Bülent'i her akşam bir güzel ütecek.

Biz daha uzak duruyorduk Oğuz, hatırlarsın. Biz o sıra rakı içerdik de, kimseciklerin okumadığı kitaplardan, kimseciklere dönüp bakmayan kadınlardan ve hüzünlerden söz ederdik. Uzun saç modası vardı, kara kıvırcık saçlarımız enselerimize dökülüyordu yanılmıyorsam, ben daha göbek salmamıştım o sıralar, sen de dağlar gibi bir adamdın... Kısık sesin cüssene yakışmıyordu, sesinde kırık bir şeyler vardı galiba, günlük sıkıntıların, köklü öfkelerin, müzmin yalnızlıkların kırdığı bir şeyler vardı. "Seni anlamıyorlardı." Keçi sakallı ressamların, boyun atkılı sinema yönetmenlerinin, ince hastalıklı şairlerin ağzına pelesenk olmuş bu iki banal kelime sana hiç yakışmıyordu, ama gerçek bal gibi buydu işte ve ben senin ne demek istediğin yılar, yıllar sonra, günün birinde beni de an
lamadıkları zaman anlayacaktım.

Kahverengi plastik kaplı, sıradan, kalınca bir deftere günlük tuttuğunu nereden bilebilirdim? Bütün kitaplarını ezberime almış, "Eylembilim"'in bir an önce bitmesini bekliyordum. San de bana baba gibi edebiyat talim ettiriyordun. Conrad, Hesse, Nabokov okutuyordun. Hatırlıyor musun, "Tutunamayanlar"'daki Süleyman Kargı'nın şarkılarını Nabokov'un "Soğuk Alev"'inden arakladığını söylediğim vakit nasıl kan beynine sıçramıştı, nereden bilebilirdim Oğuz, seni üzeceğime Allah'ın benim bin belamı vermesi gerektiğini nereden bilebilirdim, günün birinde o en gizli kıvrımlarında kıvılcımlar çakan beyninin sana oyunların en kötüsünü edeceğini, tıpkı bir Selim Işık, tıpkı bir Hikmet Benol, tıpkı bir Turgut Özben gibi dehşetiyle gülünçlüğü at başı giden bir ölümle, Altay'ın evinde, aptesanede, elinde günün gazetesi kaykılıp gideceğini nereden bilebilirdim?

Öleceğini nereden bilebilirdim? Birlikte bir resim çektirmek bile aklımıza gelmemişti. Londra'dan gönderdiğin mektuplarda umutlu görünüyordun, bizim kafamıza dank ettikten sonra senden kaçar olmuştuk. İçin ucuz çeviri romanlara dönmesini, ölümcül olduğunu bildiğin hastanın karşısında iyimser budala oyunları oynamanın o hiç de şirin olmayan komikliğine sıvanmayı istemiyorduk...(Aşağı Muvar vadisinin iki muvannit serserisi!)

Tuhaf, çevremizi ölüler kuşatmıştı da biz ölümü pek umursar değildik, Altay'ın oğlu yirmi bir yaşında kanserden gitmişti, benim sevgilim otuz dört yaşında saçma sapan bir ameliyatta ölmüştü, Selim Işık tabancayı seçiyor, Hikmet kuşkulu bir şekilde balkondan atlıyordu. Dağ gibi adamların kırk üç yaşında şiddetli baş ağrılarıyla uç veren beyin urlarından gürleyip gidebilecekleri hangi kitapta yazıyordu Oğuz?

Aramızda eşşek kadar yaş farkı vardı, ama iki koca bebek, iki oyun arkadaşıydık. "Tutunamayanlar" çıktığı zaman, "Her mühendisin çekmecesinde birkaç roman taslağı vardır." yumurtlayan çok aziz bir dostumu nasıl dövey
azdım sen bilmiyordun; Pakize'yle nikah davetiyenizi eve getirdiğimde çok sevdiğin pederimin "Eh evladım, sonunda bir yere tutundun demek..." lafına nasıl da gülmüştü, Beyoğlu Evlendirme Dairesi'nin o zamanlar soğuk ve sevimsiz griliklerinde nikah şekerini ben tutmuştum, likörlü çikolata akmış, senin ve Pakize'nin şerefine Beymen'den aldığım yeni pantolonu berbat etmişti, şekeri evde kalmış kızlara tuttururlarmış meğer, kısmeti açılsın diye, nasıl kızmıştım... Ali'nin(Poyrazoğlu) o başörtülü nineleri, akraba ve tallukatı dehşete düşüren, ortalığa bir bomba gibi düşen şakasını hatırlıyor musun Oğuz? Ya Bodrum'a "müveccihen" yola çıkışınızda ucuz bir Amerikan filminden öğrendiğimiz üzere senin beyaz Renault'un tamponuna konserve tenekesi bağladığımızı? O Renault ile kaç kez yolda kalmıştık, Kumkapı'ya gümüş balığı yemeye giderken kaç kez açlıktan midemiz guruldamıştı, süper benzin pahalıydı, normal dolduruyorduk, "tıkanma yapıyordu!"

Ne hınzır heriflerdik...Hayatta başarabildiğimiz en önemli şeylerden biri kendi kendimizi göz hapsine almaktı, düşman kazanmaktan ben gizli zevkler mi alıyordum ne, senin ciddi ciddi kırıldığını görüyordum, kafasızlar, dangalaklar, cahiller ordusu bütün kalelerini zapt etmeye, bütün tersanelerine girmeye çalışıyordu, beyaz mantolu adamı, Ubor Metenga'dan mektup yiyen aydını, oyunlarla yaşayan zavallı suretlerimizi durduk yere uydurmamıştın ya...

İzninle gene bir "banallik" yapacağım ve sen çok kızacaksın Oğuz, on yıl ne çabuk geçmiş.. Şimdi dışarıda gene soğuk ve sevimsiz yağmurlar yapıyor,
o cami avlusunda da yağıyordu, kimsenin ağzını bıçak açmıyordu, hep akşam meyhaneye gitmek üzere ön buluşma yeri olarak kullandığımız o cami avlularında herkes işin fecaatini ilk kez o gün anlamıştı, suratlarımızdan düşen bin parçaydı, utanmasak ağlayacaktık, keşke utanmasaydık da ağlasaydık. Senin, şimdi iki metre ıslak toprak altında, yüzündeki buruk gülümsemeyi zamanın silemediği bir iskelete dönüşmüş olmanı düşünmek istemiyorum, öyle değil mi Yorick, öyledir efendimiz, beni kısık sesli, torbalı gözlü ve hüzünlü bir adam olarak hatırlayınız. Sen de beni, sevgili Oğuz, Yeniköy'deki evin kitaplığında "Topoğrafya" kitabını görünce "Deneysel bir roman mı üstad?" diye soran ve mutfağa kadar kovaladığın genç ve istikbal vaat eden yazar adayı olarak hatırla...

Muhteşem yalnızlığımızı yan yana yaşarken bıraktın ve gittin sonunda, bayrağı ben taşıyorum. Sen gittin gideli James Joyce ile Kemal Tahir'i birbirine tokuşturmayı öğrendim, içine bir tutam deneme, iki ölçek köşe yazısı, bir fırt röportaj, bir ölçü duygusallık, üç ölçü malumatfuruşluk kattığım yazılar yazmaya çalışıyorum, hanımlar pek beğeniyor, giderayak "yaz" diye elverdin de sanki iyi halt ettin Oğuz... Ne olurdu ben de senin gibi mühendis, doktor, avukat olsaydım... Kırkımdan sonra gizli yazarlık yeteneklerim keşfedilir, artık beyin tümöründen mi, böbrek kanserinden mi neyse vakitlice çekip giderdim, şimdi beni insanların nankörlüğü, ahmakların ahmaklığı ve hayatın güzelliği öldürecek oysa. İkimiz de aykırı adamlardık, neden beni piç gibi bırakıp gittin Oğuz? Ben şimdi esas olarak ifade etmek istediğim hususları, suların kesilmesini, nakil vasıtalarındaki izdihamı, sinemalarda kuyrukların teşkilini, çöp kamyonlarının seyrek uğramasını, dilekçelerimizin resmi dairelerde sürünüp kalmasını, umumi mahallerde ahlaka mugayir hareketleri, sökek köpeklerinin itlafını, maaşlarımızın tediyesindeki teehhürü, turistlere gösterilmesi icap eden kolaylıkları, radyo ve televizyonda kelimelerin yanlış telaffuzunu, gıda maddelerinin keyfi satılını, vatandaşın denize girecek yer bulamamasını, bazı fıkra muharrirlerini takdir ve/veya tekdirimi, gazinolarda muhattap olduğumuz fahiş hesap pusulalarını, kahvelerde vakit öldüren işsizleri, seyrüsefer kazalarının asgari hadde indirilmesi için riayet edilmesi lazım gelen kriterleri, yirmi üçüncü fırkanın taarruzu esnasında meydana gelen vaziyet hakkında muharebeyi yerinde müşahade etmiş bir zatın hatıratını, yollara kafi miktarda meyil verilmemesi sebebiyle kaldırım kenarlarına toplanan suların geçen vasıtalardan yayalara sıçratılmasını, falanı filanı kiminle tartışacağım?


Yoksa benim için de mi günü birinde gazetelerde "elim bir ziya" başlıklı ilanlar çıkacak? Salihat-ı nisvandan olamayacağımıza göre adımızın yanında parantez içinde "Beyefendi" yazan da bulunmaz. Filmin sonunda çocuk ölüyor işte, muharrir, Oğuz abisi gibi en verimli çağında, kendisinde henüz çok şey beklenen bir yaşta aramızdan ayrılmıştır... Babana yazdığın bir mektupta "Ne yani, babacığım," demiştin, "ben de senin gibi ölecek miyim?"


Ne yani Oğuz, ben de senin gibi ölecek miyim?"


*engin ardıç - doğru söyleyeni dokuz köyden... - syf 216-220"

Pazartesi, Ocak 10, 2011

bu neydi ki şimdi?

sayın başkan, değerli milletvekilleri.

ehem, şu an bir mimar adayı olarak geçireceğim 8(+) dönemin birincisini tamamlamak üzereyim. kısa keseceğim, kısa keseceğim sayın milletvekilleri.

şu geçirdiğim dört aydan bir şey anladıysam cümle hayvanlar alemi ile cinsi münaseb... yerinden müdahale etme terbiyesiz! otur yerine! sizin de ne yaptığınızı biliyoruz.

yani diyeceğim odur ki, anlamadan, dinlemeden geçti gitti, sabahlamalar tatsız, içli köfteler bozuk. beton kahveden gayrı bir şey içemez oldum, saçlarım omzumu geçti.

yaşamak bu değil.

hepinize saygılarımı sunuyorum. ister kök tengriye ister konsantre omomatiğe emanet olun.

Salı, Aralık 21, 2010

bir film izledim, iyi mi ettim?

dün gece çok komik bir şey oldu, oliver stone'un epey eski bir filmini izledim, "talk radio". eğer siz erken davranıp önceden izlemediyseniz baştan söyleyeyim hiç okumayın bu yazıyı, onun yerine güneri civaoğlu nasıl dansediyor onu seyredin, ya da ne bileyim kurultay murultay filan bulun, yiğit bulut bulun, enerjinizi burada boşuna harcamayın.

aklımın erdiği kadarıyla bu esas çocuk, "barry champlain", bir anti-kahraman olarak kurgulanmaya çalışılmış. bencillerle, gerzeklerle, yobazlarla, köktencilerle, homo-zen-aklınıza ne gelirse ondan-fobiklerle radyoda tartışan, onların ikiyüzlülüğünü ve tutarsızlığını yerin dibine batıran, batırdıkça kendi egosunu da tatmin eden, duygusal bakımdan pek de sağlıklı olmayan bir garip adem. dilinin kemiği yok, kendisiyle yeniden beraber olmak istediğini canlı yayında telefonla söyleyen eski karısını bile rezil rüsva etmekten çekinmeyecek kadar da doğrucu biri.

ortalama amerikalının, -bin pardon düzeltiyorum- ortalama insanın içindeki, o statü farklılaştırmalarıyla, toplum mühendislikleriyle, yağlarla ballarla beslenen faşisti dürtüklüyor. dürtüklüyor ki herkesin ne mal olduğu ortaya çıksın. o her fırsatta vurgulanan "sessiz çoğunluğun", toplumsal statülerinden veya herhangi bir üstünlüklerinden dolayı sesini çıkaramadıkları bütün karşıtlarını, kendi yaşamlarına apaçık tehdit olarak gördükleri insanları ellerine fırsat geçse -ki bu fırsat da bir radyo programının herkese açık telefonu oluyor- nasıl lime lime edeceklerini, cesetlerini delik deşik edip üzerlerinde tepineceklerini bir güzel anlatmış oliver stone. çokkültürlülük, birlikte yaşama ya da her ne karın virüsüyse onun, yeterince güce ulaşılıncaya kadar oynanan bir oyun olduğunu, o "sessiz çoğunluğun" mutlak gücü eline aldığı anda kendisinden olmayanı nasıl gaz ve toz bulutu haline getireceğini net olarak göstermiş. telefonla bağlananların nefret dolu söylemleri, tehditleri, "yahudi" anti-kahramanımıza yolladıkları nazi bayrakları ve en sonunda kuytu bir köşede kurşunlamaları... ve bütün bu olacakları en başta bilmesine rağmen, hem kendi yakın çevresine hem de telefonla yayına bağlanan onlarca gerizekalıya karşı aklına geleni bir kerecik olsun tutma gereği hissetmemiş, bu yüzden de o "sessiz çoğunluk"un nefretini kazanmış anti-kahraman.

bilmem ideolojik kimliğinize bağlı olarak bu sonu kimlerin başına gelene benzetirsiniz... ama kesin olan bir şey var ki, gördüğünü söylemenin, doğruyu söylemenin bedeli hiç de hafif değil şu dünyada. kendi en yakınlarınızdan dahi gelecek korkunç tepkilere, tanımadıklarınızdan -öyle bir etki alanınız varsa- gelecek nefret davranışları, günlük hayatınızda yaşayacağınız bütün zorluklar, belki de hayatınıza kastedecek hareketler. öte yandan yalanla, bulunduğu kabın şeklini almakla ya da büsbütün duyarsız kalıp kendisini acun'un yarışmalarına gömmekle hayatını garantiye almak, ucu bucağı görünmeyen bir mücadele yerine sevdikleriyle huzurla yaşlanmayı seçmek. bilmem hangisi daha tatmin edici, bir ömür kendi doğrusunda yaşamanın verdiği iç rahatlığı mı, yoksa ne kendisne ne de çevresine haksız yere bir zarar getirmeyip o görünmez güvenlik haresinin içinde sonsuza kadar mutlu yaşamak mı?

ya da üçüncü bir yol mümkün mü?

neyse, ne iyi ki benim gözlerim bozuk da doğruyu eğriden ayırt edemiyorum, böyle bir derdim yok. ya bir de eğrinin doğrudan farkını görüp "bu farklı?" diye bağırmaya yeltenseydim? vallahi hepiniz ucuz kurtulmuşsunuz! iyi geceler, daha fazla toparlayabileceğimi zannetmiyorum.

- zamanında bu yazıyı feysbuk'ta paylaşmışım salak gibi, nedendir bilinmez. hazırdan yiyelim bari de gariban blog canlansın. daha buralardayım. sevgiler. yalnıs sizin ceminis. -

Pazar, Aralık 19, 2010

yarın pazartesi.

biraz yazıları küçük ama olacak o kadar. bir şey değil, elimde orijinal gırgır'dan vardı, ara da bul. bulursam daha iyisini koyacağım ileride, söz.

neyse efenim, karşınızda eski ustalardan orhan alev ve altan erbulak'ın seksenlerde gırgır'da öttürdükleri çizgi öykü! (bülent ersoy'u sahneye çağırır gibi mi oldu nedir?)(yok be eko yapardı o zaman mikrofon se sa diye.)(bu parantez kapansa o kadar güzel olacak ki.)

http://www.mizahvecizgi.com/metinler/data/upimages/orhanalev_ikiusutuk_2.jpg

bugün pazar.

söyle ben saçlarımı kestirsem ne olur
bir başkaldırma ancak saçlarından tutulur

herkes annesi sanır bir kısır yalnızlığı
oysa herkesin annesi aslında bir baruttur

eylülden ürken temmuz şafaktan korkan gece
dağları bölümleyen o babadan kaçan sudur

hatırla her gün bir çalar saatle oynadığını
çalar saatler bir çocuğun uyanılacak uykusudur

soğuk iklimler, kırımlar akar gider derisinden
çalıp söylediği öğrenip oynadığı bir tabuttur

anne saklanır, baba koşar, günleri münleri bölerler
anne de baba da parça parça bir geyik yavrusudur

birinin sırtı ince, birinin elleri kalın
ikisi de bir gölün saygıdeğer komşusudur

ey hayalin sonsuz çalıştığı gölleri bölmek dönemi
o zaman artık bir yerlerde hazin mevlutlar okunur

dersin ki ayışığı kimin babası kimin oğlu o zaman
sanki herkesin işi bir bölmedir, uzun uzun solunur

senin şarkın bir avcı borusudur ormanları tutar
büyür, yankılanır, bir kale yıkıntısında saygıyla durur

ey en bilge sesi gelip duran sonra akan suların
bilirsin her akşam nasıl öksüz, nasıl güçlükle olur

her akşam nerden baksan yine de bir eksiği doldurur
babalar geri çekilir, anneler onlara teslim olur

saçlarımı hep kestim tutacak kadar kalmasın dedim
çünkü bir başkaldırma ancak saçlarından tutulur

günleri bölümlediler ve sonra suya gittiler çoğu
babalar hep perşembe, anneler hep cuma olur.

anneler kaçar gibidir - turgut uyar

Pazar, Eylül 19, 2010

göze geldik gıı. (3g)

aşağı yukarı boyumun bir metrenin çok az üzerine ulaştığı günlerden beridir bozuktur gözlerim. o gittiğimiz özel hastanenin pek gacırt vizite ücreti alan doktorları gözlük takmam gerektiğini söylediğinde çok da ciddiye almamıştım. daha tek basamaklı bir yaştasın, ayak parmaklarının üzerinde yaylansan bir televizyon kadar ancak ediyorsun ve karşında birtakım kespır kılıklı adamlar, ömrünün beşte üçünü televizyon seyretmekle geçirmenden ötürü fena halde leman olduğunu söylüyor.

bazı şeylerin ne kadar mantıksız olduğunu anlama duyumun o yaşlardan çalışmaya başlamasından kelli(hormonal bozukluk olabilir) uzun yıllar gözlük takmamakta ve günlük hayatta garson boy bir köstebek olarak dolaşmakta direttim. elbette böyle yaşamak çok kolay olmadı. örneğin önümde yorgunluktan ağzı açık koşan çilekeş bir arkadaşımı görmemem yüzünden kafa kafaya çarpışmamız ve onun ön dişlerinin alnımı şahane bir şekilde yarması. ya da önümdeki nal gibi park yassah işaretini görmeyerek kafa atmam ve dögol caddesine boylu boyunca serilmem. veyahut da bu inadımın bana ilerlemiş miyop-astigmat ve denge duyusunda bozukluk olarak geri dönmesi.

eh, zorlanıyorum tabii.

diyeceğim o ki, rahat yaşamak için gözlerinize iyi bakın. benim gibi yıllarca bok varmış gibi bilgisayar ekranı, televizyon camı ya da kahve fincanı karşısında oturursanız, yaşamınızın en enerji ve eğlence dolu yıllarını sanki bir otistikmiş gibi herkesten ve her şeyden soyutlanarak sıfır özgüvenle geçirirseniz, daha yirmisine basmadan beş numara kan çanağı gözlerle morfinman gibi gezersiniz. adınız "dengesiz"e çıkar, evde bir şey kırmamak için plastik bardak-tabak kullanır olursunuz. bir de bu koordinasyonsuzlukla gider mimarlığı seçersiniz.

iş gözde değil dostlarım, iş kafada. kafayı baştan çizerseniz gözü de bozarsınız dötü de.

Salı, Ağustos 17, 2010

akrobat lambaların çok mühim boyun ağrıları.

televizyon dediğin aptal kutusudur diyerek yazıma teneşirlere gelesi bir başlangıç yapmak istemezdim, ama gel gör ki yazının dümenini o yöne kırmazsam anlatmak istediğimi hiç anlatamadan; çok reelpolitik, jeostratejik ve serumfizyolojik konulara zıplayabilirim. şu asap harap edici sıcaklarda buz gibi bir su içmek ya da soğuk sular altında kırklanmak yerine bu yazıyı okuyarak yeterince zahmete giriyorsunuz, ben de... efenim? meseleye mi gireyim? duhül efendim.

televizyon dediğin aptal kutusudur demek yerine daha aykırı bir noktadan girerek televizyonu bir paket sigaraya benzettiğimi paylaşmak isterim. ikisi de kafanızı rahatlatır, sinirlerinizi gevşetir, karşılık olarak da ruh ve beden sağlığınızla hoş olmayan el şakaları yapar. fetüslüğümden beridir el şakasından huylandığımdan mıdır nedir bilinmez, sonuçta ikisini de azaltmayı tercih ettim. ayda yılda bir muhattap oluyoruz, eh bunca yıllık ahbaplarımız, selamlaşmadan olmuyor, fakat merhaba merhaba. o kadar. daha fazlası bana zarar, koltukaltımdan pandikleniyormuş hissine kapılmam saniye meselesi çünkü.

geçen gün yemek yerken televizyon da açıkmış, bir yandan dibini ustaca tutturduğum kazandibi öykünmeli pilavımı kaşıklarken bir yandan da televizyondaki haberleri dikizlemeye koyuldum. bıraktığımdan beridir çok bir şey değişmemiş desem yeridir; yine insanlar hiç suçları yokken veya tek suçları yanlış yerde bulunmakken canından oluyor, yine "liderimiz, önderimiz" diye ortada saltanat veya taht yokken başlara tac edilen insanlar birbiriyle hırlaşarak arkada dönen dolapları anlamadığımızı zannediyor, yine basra alçak basıncı hain emellerine ulaşmak için her yolu deniyor. fazıl sezen'e karga diyor, müslüm fazıl'a çüş diyor. bilmem ne.

tutuk pilavımı cesaretli bir şekilde ham yaptıktan sonra tabağımı televizyona doğru fırlatırken aklımdan geçti, bu ülkede üzerine eğilinmesi, icabında çözüm için domalık pozisyonlara dahi girilmesi gereken çok mühim sorunlar yok muydu? örneğin, akrobat lambalar. bir ofisin, bir çalışma masasının, bir kütüphanenin vazgeçilmezi. itaatkardır, sadıktır. voltaj mı düşer, ampul mü patlar, hiçbir zaman kafasını kaldırmaz, şaşmadan boynunu büker. bayram demez, yıllık izin demez, fazla mesai idi, sigorta idi gıkını çıkarmaz.

lakin bir sorun var ki, katlanabileceklerini hiç zannetmiyorum, boyun ağrıları. evet, o kanaatkar, o sabırlı lambaların en büyük derdi, yedi gün yirmidört saat epeğik durmalarından dolayı boyunlarına yerleşen akrobatik ve trapezyen ağrılar. bir ben-gaylık, en fazla iki dakikalık masajlık ömrü olan bir ağrı olsa da her konuda empati kavramından bihaber yaratık olan bizler, insan demekten hicap duyduğum iki ayaklı protein ve kokakola yığınları, bu ufacık dertlerini dahi bir gün olsun ciddiye almadık. yeri geldi ışığının altında kitaplar okuduk, yazılar yazdık; yeri geldi karanlık gecelerimizi felfecir eyledik. uykusuz, sarhoş, salak veya tümü olduğumuz anlarda bize arkadaş oldu; bildilerimize, öğrendiklerimize yoldaş oldu. gel gör ki insanoğlu uzun ömürlü zombileşmiş süt emmiş kanserojen biberonlardan, ne anlasın böyle inceliklerden!

ancak size bir sır vereyim mi, akrobat lambaların buna çok uzun süre dayanbileceklerini sanmıyorum. örgütleniyorlar sevgili dostlarım evet, gün geçtikçe sabırları taşıyor, boyunlarının ağrısı nasırlaşıyor. bir akşam elimizde fincanlar masalarımıza oturduğumuzda, o çilekeş yoldaşlarımızın sırra kadem bastığını, ağrı ağır doğrulup fişlerini çekerek insanoğlunun biberonundan emdiği sütü burnundan getirmeye and içtiklerini görebiliriz. dünya çapında toplu bir akrobat lamba grevi ilk duyduğunuzda deli saçması gelebilir (bir dakika doktor hanım geliyorum) , fakat bugün dünyadaki akrobat lamba sayısının ikiyüz milyona yaklaştığı söyleniyor. düşünsenize, çin'deki kaçak işçi sayısının biraz üzeri miktardaki bu kadar lamba gücünü birleştirse, emeklerinin karşılığı için insanoğlunun mutlak ve hunhar iktidarını zangır zangır titretmeye başlarsa. ayyh, düşüncesi bile korkunç, lambalar yüzünden makarna stoklamak.

bu yüzden sevgili dostlarım, benden size bir tavsiye. akrobat lambalarınızı sevin. işiniz bittikten sonra biraz başlarını okşayın, boyunlarını mıncıklayın, fısıltıyla "aldırma gönül" türküsünü söyleyin. deli desinler, aldırmayın, bir akrobat lamba kadar incelikten anlamayan insanlar yüzünden zaten bugün bu sıcakları çekiyoruz. bakarsınız, bir lamba sayesinde, daha duyarlı, daha hoşgçrülü, hakkını arayan, nefret duyusunu köreltmiş, sağduyulu bireyler olursunuz, olmaz olmaz diye bir şey yok. bu yüzden ki; referandumdan, küresel ısınmadan, hatta arabesk yavşaklıktan çok daha mühimdir bu akrobat lambaların çok mühim boyun ağrıları.

Çarşamba, Ağustos 04, 2010

aradığınız kişi çok kaşınıyor.

uzundur yazmıyorum, bunu yazdıktan sonra muhtemelen daha da uzun bir süre yazmayabilirim. keyfe keder yaptığım belki de tek iş olduğundandır bu mecra, mümkün olduğu kadar keyfimin demlenmesini bekliyorum. okuyorum, geziyorum, insanlar tanıyorum, insanlar beni tanıyor, usanıyorum, usandırıyorum, tüketiyorum. bir çay yaprağı da demini salmadan önce kaynar suda nahoş muamelelere, orantılı şiddete filan maruz kalmalıdır ya, o sebepten biraz da beynimi kaynatmam gerek. hoş şu sıcaklarda pek de bir çaba göstermeme gerek yok ama, e bu benim anlatacağım konu değil! neyse.

ankara'ya yeni döndüm, bir süredir ailemle birlikte yaz gezintilerindeydim. kayda değer bir şey yaşamadım, daha doğrusu yaşadım da, alayını anı anına kaydettim. sağ olsunlar, yeni aldığım telefonun üçgesi mügesi her bir zıkkımı vardı, tatilin yarısı feysbuk başında geçti. iyi mi oldu, tabii ki hayır.

bir şeyi fark ettim ki, insan artık istese de yalnız kalamıyor. son teknolojiler öyle bir kuşatmış ki dört bir yanımızı, her an çevrimiçi olman için her türlü aparat emrine amade. ister işyerinde, ister okulda, ister dağda bayırda, kablosuz internetle, üçgeli telefonla, bangır televizyonlarla kuşatılmış durumdasın. devamlı birileriyle dürtüşme halindeyken insan nasıl yalnızlığı arayabilir ki?

asıl vahim olan nedir biliyor musunuz, bu yalnız olamayışımız bizi gün geçtikçe paranoyaklaştırmakta. bizden öncekilerin sahip olduğu mahremiyet hakkının onda birine dahi sahip değiliz artık. her fırsatta çalan telefonlar, bip bip eden esemesler, titreyen emesenler hepimizi ağzına seksen tane mikrofon sokulmuş bakan psikolojisine soktu. yanlış anlaşılırım korkusuyla uykusunda bile ihtiyatlı davranmalar ayyuka çıktı, çünkü biliyor ki sayıkladığı bir sözcüğü bile uyandığında bütün çevresi bilecek. size soruyorum, feysbuk'taki arkadaşlarınız hakkında gördüğünüz, bildiğiniz çoğu şey aslında gerekli midir? ya da bunları bir sohbet sırasında öğrenmek varken, sıcak bir yaz akşamı internetten, aslında sizi hiç de ilgilendirmezken, tesadüfün iğne deliği bir şekilde öğrenmeniz çok mu normal?

toplumsal ilişkilerimizde ciddi bir hastalık var, konuşmadan edinilen sevgililer, yüzünü görmeden tanınan arkadaşlar, dehşet hızla yayılan zaaflar, dedikodular. insanlar sonunda kağıt mendil gibi birbirini büyük bir hızla tüketmeye, sümkürüp çöpe mi atmaya başladı nedir? eskiler iletişememekten dert yanarken, bizim böyle her fırsatta burun buruna iletişmemiz acaba bazı insani gereksinimlerimizden yoksun bırakmaya, bazı inceliklerimizi yok etmeye mi başladı cümleten?

düşünüyorum da, galiba en güzeli "elveda ssk" kitabının sonunda ferhan abinin dediği gibi yapmak: palmiyelerin dibinde bir maymun gibi sorumsuzca oturup kıçımı kaşımak. bu yüzden her fırsatta aramayın, sormayın, titretmeyin, mesaj dahi bırakmayın, olur mu? illa dönerim size, ama şu an kıçımı kaşıyorum!

Pazar, Mayıs 02, 2010

yarın pazartesi.


kemal aratan

bugün pazar.

göklere inanırdım eskiden
ama sen, denizlerin
derinliğini gösterdin bana,
ölü kentleri,
unutulmuş ormanları,
boğulmuş gürültüleriyle.

gök, şimdi yaralı bir martı,
süzüldü denize.
sana kargaşalığın üzerindeki
köprüyü kurmaya çalışan bu el
kırıldı.
bak bana:
ne kadar çıplak ve suçsuz
duruyorum önünde.
üşüyorum bacım.
kim getirecek bize
ellerimizi ısıtacak güneşi?
susuyorum. dinliyorum.
kimseler geçmiyor
gecemizin karanlık sokağından.
yıldızlar kazaya uğramış
karanlık surların
ucunda sendelerken
koparılıp alınan bir kartalın
paslanmış gözlerinde.
bağlı ellerin
kapıyor çıkış yolunu.
yalnız senin sesin
adımlıyor gecenin dehlizini
çarparak taşlara
uzun kılıcını.
vakit geç, ölüm geri çeviriyor beni.
hayat istemiyor.

ben şimdi nereye gidebilirim ki?

yannis ritsos - kız kardeşimin türküsü - çeviren: cevat çapan

Cumartesi, Nisan 03, 2010

dalyanaklık. (sevdiğim yazılar no. 2)


"dalyanak" sözcüğü dilimize özgü ve çok fena betimleyici, ne demek istediğimizi şıp diye anlatan bir terimdir. uzun sözün telgrafı, bir tanımlamadır. bu sözcüğün hiçbir yabancı dilde tam karşılığını bulmak olasılığı yoktur. dal ve yanak sözcüklerinin bileşiminden oluşmuştur. başka dillerde biri ağacın dalı, öteki insanın yanağı anlamına gelen sözcükleri birleştirirseniz, ortaya o dilde anlamı olan bir sözcük çıkmaz. örneğin frenkçede dal anlamına gelen "branche " sözcüğü ile yanak anlamlı "joue" sözcüklerini birleştirerek ortaya çıkaracağınız "branche-joue" sözcüğü olsa olsa bir fransızca yanlışı olabilir... aynı biçimde ingilizcede de "branch-cheek" diye bir şey yoktur. bir almana "astwange" dediğinizde size boş boş bakar, eğer meraklı bir almansa "was?" gibi bir yanıt da verebilir. ancak sizin ona verebileceğiniz bir yanıt yoktur. ya da, yanlış numara diye düşünerek kapatabilirsiniz, sanki size "was?" diyen alman telefondaymış gibi, ortada telefon melefon yokken sizin kapatırmış gibi yapmanıza salak salak bakan almanı de gereğinden fazla önemsemek gerekmez...

yalnızca bu örnek serimlemesinden de anlaşılacağı gibi, bizim dilimiz tüm öbür dillere beş çekmekte ve fakat bizim dili konuşanların yoğun çoğunluğunun dalyanak olması nedeniyle, bizim dilimiz pek mandallanmamaktadır.

dalyanak, belirli bir tipe verilen isimdir, ya da kimi tiplerin sıfatıdır. şimdi, birdenbire, yoksa bende bir dalyanaklık mı var, diye düşüneniniz olacaktır. belki olmayacaktır... ya olmazsa endişesiyle, anımsatıyorum... daha açıkça söylmeliyim aslında, birinin dalyanak olduğu nereden nlaşılır?

eğer arkası horozlu, yuvarlak bir cep aynanız varsa, ki aynanın arkası horozsuz olabileceği gibi, aynanın arkası da olmayabilir, üstelik herkesin cebinde sürekli ayna ve tarak bulunmaz... her neyse, siz çıkarın aynanızı cebinizden ve dikkatlice bakın aynaya... hayır, yanılmıyorsunuz, bir dalyanakla karşı karşıyasınız işte!

ayrıca bir dalyanak giyim kuşamıyla da kendini ele verir. onun giyim konusundaki en büyük endişesi, herkes gibi giyinebilmektir. şöyle bir deney yapabilirsiniz. bir bankaya gidin ve orada, memurenin ya da bilgisayarın keyfini beklemeye başlayın. sizinle birlikte bu keyfi keyifsizce bekleyen on kişiyi inceleyin. bu on kişinin içinden biri, diğer dokuzu gibi giyinmiştir, işte o dalyanağın biridir. bu bilimseldir. eğer kırk kişi dalyanakça bir örnek giymişse, bu uçakla deplasmana giden bir ayaktopu takımı olabileceği gibi, avrupa şampiyonasına giden boks ya da güreş takımı ve takımdan kalabalık yönetici grubu da olabilir. eğer beşyüz kişi dalyanakça giyinmişse, millet meclisinde olma ihtimaliniz yüksektir.

ve fakat, altı çizilmesi gereken en canhıraş nokta, dalyanak aptal değildir. onu aptaldan ayıran belirli özellikler vardır. örneğin dalyanak kitap alır, okumaz, aptal kitap almaz ve okumaz. dalyanak, birisinin gömleğinin öbürsünün gömleğinden daha beyaz olmasına deterjan markasının neden olduğuna sıkı sıkı inanır. oysa bir aptal, birisinin karısının daha hamarat olup, daha kütür kütür çamaşır yıkadığını sanır.

- ferhan şensoy'un denememeler kitabında yer olan bu deneme, kırkambar gece tiyatrosu'nda da en canhıraş haykırışlarla oynanmıştı. -

Pazartesi, Mart 29, 2010

desinler değişemem.

bundan yaklaşık iki-üç ay kadar önceydi, okuldaki o zamanki hocamın tavsiyesiyle, bir türlü baş edemediğim ve artık iğrenmelere buladığım tembelliğim ve disiplinsizliğimin çözümüyle ilgili, bölümün rehberlik yetkili kişisinden randevu almıştım. ilkini elbette ki unuttum, sonradan öğrendiğime göre ben fizik çimlerinde kıçındaki sinekleri kovalayan bir dananın kuyruğu kadar gamsızken, kadıncağız(hem de kadın, hani centilmenlik!) 45 dakika beklemiş benim gelmemi bir "film gibi" edasıyla.

neyse uzatmayayım, gafletim fark edildi, yeni bir randevu alındı, ders çıkışı randevu yerine doğru haldır haldır koşuldu... da, ben nereye gideceğim? doğru, yeni bir randevu aldığımda hocam bana hangi binada hangi oda olduğunu da söylemişti , fakat benim aklım bir ayçiçek yağı şişesinden hafif olduğu için 10 saniye sonra unutuvermiştim bile. "olsa olsa bu yeni yapılan pdr binasındadır." dedim, paldır küldür daldım içeri, bütün psikoloji bilimlerine çamurlu botlarımla basarak.

bir "ruh dumanlama" merkezi ne kadar sakin olmalıysa o kadar sakindi içerisi, az mobilya, bol ışık ve oranın en yetkilisi olduğunu tahmin ettiğim, gözleri gereğinden çok büyük(neden her ruhbilimcinin gözleri büyük olmalı hüstın?), pedagojik sesli bir kadın vardı içeride. bendeniz, paldır küldürlüğümden kaynaklanan nefes yetmezliğim sonucu kendisini mikro çapta bir şoka uğratmış olmalıyım ki, hanfendi yerinden kalktı ve telaşlı adımlarla bana doğru geldi. ben derdimi anlatmaya çalıştım, fakat daha onuncu saniyede anladım ki gitmem gereken yer burası değildi, derhal özür dileyip ortamı terk etmek istedim. lakin hanfendi benim ne kadar cins bir deli olduğumu fark etti ve birbiri ardına sorunumun ne olduğunu, isterse "hemmen" bir seans yapabileceğimizi, bir bardak yeşil çay isteyip istemediğimi sordu. yeşil çay ve pedagojik sese alerjim olduğunu sol kolumun kaşınmasıyla birden fark ettim, nöbet geçirmemek için çıktım oradan bin bir "estaafurla" yakarışıyla.

saate baktım, hasiktir! 5 dakika geciktim bile. derhal yönetim binasına yine paldır küldür ve nefes nefese çıktım. indiğim yokuşu tekrar çıkmanın sinirinden ve sporla zerre ilgilenmeyişimin yan etkisinden olsa gerek yarı yolda tıkandım. küfrederek, mızıldanarak ve en çok da tembelliğime bin lanet ederek sekreterin odasına daldım. düzgün nefes alamadığım ilk bir dakika içinde sekreter beni merkür'den gelen istilacı bir cüce sansa da onunda meramımı anlatabildim, bir ton telefon ve yarım paket sigara(sekreter olarak karşımda kızıl saçlı tüten bir cisim vardı desem?) sonunda, belirlediğimizden tam yirmibeş dakika sonra varmıştım tembellik didikleme odasına.

uzun, bir o kadar da boş konuştuk. (gene) gözleri imitasyon fal taşı psikiyatrist-ingilizceci, bütün suçun bende olduğunu üsturuplu bir şekilde yüzüme vurdu ve beni yerin dibine geçirmekte sorun görmedi. birtakım tavsiyeleri ilk başta aklıma yattı gibi, hatta odadan çıkarken aklımdan "heyt be, alem buysa kral übü, yarından itibaren süpersonik bir insan olacağım." gibi sapık ideolojiler geçse de, altın semer formülümüz değişmedi, eşşek gene aynı eşşek kaldı.

tek fark var, artık şikayet etmiyorum bundan. mutluyum tembelliğimden, üşengeçliğimden, antisosyalliğimden, kısırlığımdan. hem yağmur da yağıyor, ah ne güzel dışarısı, nerden aklıma geldi size bunu anlatmak. bok!

Çarşamba, Mart 24, 2010

için boşa kıyılışının öyküsü.

"birrr şeyleri, birrr yerlere, tıkıştırrrdık, geç-tiğ ömürrr..."

sabah yumurta yaparken şarkı söylemeyi çok severdi yavuz. annesinin iki sene önce vefatından beridir yalnız yaşadığı, cumhuriyet'in ilk yıllarından kalma bir apartmanın, 12 eylül'den birkaç gün öncesine sabitlenmiş bir dairesinde tek başına yaşadığı onlarca sabahtan biriydi. çocukluğundan beridir erken yatıp erken kalkmaya alışmış olduğu içindir, sabah yine saatsiz birşeysiz altıbuçukta uyanmış, duşunu yapmış, traşını olup günlük kan kaybını yaşamış, bir bekar evine göre olağanüstü derli toplu evinde kahvaltısını hazırlamaktaydı.

eh peki bu şarkı nereden çıktı sabah sabah diye sordu kendi kendine yavuz. kendi kendisi de sabahları genelde güncel pop şarkılarından aparma bir repertuara sahip olduğu için dumurlardaydı o anda, sabah sabah nereden buldum bunu diye içi içini yemekteydi az pişmiş yumurtayla birlikte. uzun zamandır sabahlarında öyle ahım şahım bir değişiklik olmuyordu yavuz'un, annesinin zoruyla evlendiği şeker lakin huzursuz eczacı kızın(ama şimdi ismi neydi unuttum) evi terk edip kırşehirli bir müteahhite kaçmasından beridir eve kimse girmemişti, peki neydi bu sabah şarkısını değiştiren olay? halbuki ne olacaktı, löp yumurtayı löp yiyip, günün manşetlerine ve bazı köşe yazarlarına(ah, yılmaz özdil gene çakmış.) bakacak, dişini fırçalayacak, üstünü muntazamca giyinecek, servisin gelmesine on dakika kala evden çıkacaktı. 15 yıldır olduğu gibi. ne bir eksik, ne bir fazla.

servise bindikten sonra, serviste çalan bangır arabeske inat, şarkı daha da netleşmeye başladı kafasının içinde "bir şeylere bakı-yoruz, özzz geçmiş, özzz boşa geçmiş". düşüncelerinde yoluna gitmeyen bir şey olduğunu anlamaya başlamıştı yavuz, yıllar önce içinde zorla dindirdiği... "yok yahu, kaç yaşındayım olur mu öyle şey!" dedi, kafasında süren şarkıyı odağından çıkardı...

ama ben çıkaramadım. içim kıyılıyor, eriyorum sebepsiz ve boş yere. bunun yazarak gidecek bir sıkıntı olduğunu sanmıyorum, on ay önce içimde çekilmiş sifon, sanki yeniden ve daha gürül bir şekilde çekilmiş gibi. neyse, bundan size ne, ferhan ağbi söylesin söylemek istediğimi:



Pazartesi, Mart 15, 2010

alo anne, kakam geldi.

buzdağıyla halvet olmuş titanik gibi içersen olacağı sersefil sarhoş olmaktır, nitekim öyle de oldu, telefon kapağı kaybetmeli, bol şarkılı türkülü ve "sz" harfli bir otobüs yolculuğundan sonra babaannenin evinin kapısına güç bela gelinir. babaanneye hiçbir şey çaktırılmamaya çalışılsa da kaçın kurası babaanne vaziyeti derhal çakar, battaniyeli çaylı ayılma kürüne girişir. yaklaşık bir saat kadar sonra hemen hemen ayılmış bir vaziyette babaanneyle havadan, sudan ve ilaçlardan pek farmakolojik muhabbetlere girişilir. gel gör ki alınan hadsiz ve bol sıfırlı alkolden midir, akabindeki gacırt ve ne güzel ki alman hesaptan mıdır, yoksa midenin bu tür asetilsalisikasiti bol muhabbetlere olan direncinden midir bilinmez, mideki korkunç buruntu ayyuka çıkmakta, kimi zaman yersiz, midye dolma kokulu ve bol desibelli osuruklar evin pek müstesna havasını istisnai biçimde bozmakta. mecburen muhabbet uzatılmaz, tam ayılmamışken tekrardan sızılır.

yine de kalleş sindirim sistemine söz geçirmek pek elde olmamakta, sabah uyandığım anda soluğu tuvalette alışım ve 1 saat kadar o soluğu veremeyişim kesinlikle o gün için hiç iyi bir başlangıç değildi. üstüne üstlük o gün yeni okuluma gezi kisvesi altında okulda eski arkadaşlarımla buluşma, yazın getirdiği güzellikler hakkında ilginç muhabbetler ve akabinde rakı-balığa dalış gibi pek şahane düşüncelerim varken, bu manasız cırcır hiç olmamıştı doğrusu. derhal bakkaldan aile boy, NŞA'da mide zarına mütecaviz boyutta bir kola söylenir, küfrede küfrede bitirilir. baktım zayiat yok, babaanne iki yanağından öpülerek ve ömrüne uzun uzun uzatmalar dilenerek evden okula gidilir.

o akşam geceye varırken, yani okul turunda grubunu kaybedip herkesten ayrı gezdirdiğin, grupla karşılaşınca "siz laz mısınız?" gibi fosforlu soruları afiyetle yedirdiğin arkadaşlarınla bunun şerefine hamsi hüpletirken, hatta kafa gittikçe dönmeye başlarken muhterem babamdan gelen bir telefon derhal evde bulunmayı icap ettirir. davete icap edilir, rakı kokusunun mümkün oldukça çakılmamasını umarak odaya dalınır, bir çırpı sızılır.

ertesi sabah, daha doğrusu öğlen, dün kola kuvvetlerinin askorbik asitleri altında canı çıkmış bağırsak buruntuları, bu sefer bağırsak içinde ne var ne yoksa atma isteğiyle ayaklanır. derhal tuvalete koşmaya çalışınsa da buruntu çabuk davranır, ve eyvah, paçadan sızan bu vandayk kahverengisi şey de ne ola ki? tam batan yerleri temizleme ve kıyafetleri imha aşamasındayken sevgili annem ofisten telefon eder. iyi uyumuş muyum, babaannem neler demiş de demesine kalmadan lafı ağzına tıkar ve iki gündür yaşadığım bütün midesel sorunları telefonun ahizesine yestehlerim.

"alo anne, kakam geldi."

Cuma, Şubat 19, 2010

birinciliği.

övünmesi çok müstehcen, tedavisi imkansız bir kar hastasıyım. bilmem ankara gibi yazın eşşek selsiyus terbiyesiz derecelerde gezinen bir memlekette yaşadığım için midir, yoksa yıllarca ekmeğini yediğim kar tatillerinin yan etkisi midir; ancak gerçek şu ki, yerde 1 cm dahi kar görsem bile derhal dışarı koşmak, karlarda yuvarlanmak, icabında burnuma havuç filan takmak istiyorum.

geçtiğimiz günlerde, zira ben buraya yazı yazmayalı epey bir yüzyıl geçmiş, akşam 10 sularında dışarıda birden tipi şeklinde delimsirek bir tipi başlayınca elbette ki yerimde duramadım. pek sevgili ailemin ve bir o kadar aziz dostlarımın "dur üşüteceksin", "manyak mısın", "bari soğuğunu alsın" gibi laflarını tınmayarak indim bahçeye. bahçe dediğime bakmayın, iki apartman arasının vadi olmasından dolayı zoraki yeşillenmiş, 6 kat aşağıda ve anüs içinden biraz daha büyük bir arazi. ancak olsun, tamamen bakir, bembeyaz bir örtü vardı aşağıda ve akşam 10 sularında o bahçeye inebilecek başka manyak yoktu bu apartmanda.

lakin kader ağlarını örmüştü, manyak dediğin apartmanda değil stratosferde olurdu, nitekim ben hevesimi alıp, üstümü başımı bembeyaz etmek üzereyken, o delimsirek tipi yerini birden bire bir yavşak ve karla karışık yağmura bırakmasın mı! o nefis bakir örtü, çok kısa bir zaman içinde çamur deryasına dönüşmesin mi! eh, bu manzarayı anbean gören bendeniz, annesini tüpçüyle yakalayan bir küçük emrah misali, apartmanın içinde "yalannn!!!" çığlıkları atarak eve koşmasın mı? ve üstüne üstlük şifayı kapıp, bir hafta kadar sinüzitten kafası iyi dolaşmasın mı?

sonuç mu? birinciliği gene beyaza verdiler, bir kış da böyle geçti.

Pazar, Eylül 06, 2009

yarın pazartesi.


uğur gürsoy

bugün pazar.

sen bu şiiri okurken
ben belki başka bir şehirde olurum

kötü geçen bir güzü
ve umutsuz bir aşkı anlatan

rüzgarla savrulan
kağıt parçalarına
yazılmış

dağıtılmamış
bildiriler gibi

uzun bir yolculuğa hazırlanan
yalnız bir yolculuğa.

çünkü beyaz bir gemidir ölüm

siyah denizlerin hep
çağırdığı

batık bir gemi

sönmüş yıldızlar gibidir

yitik adreslere benzer
ölüm

yanık otlar gibi.

sen bu şiiri okurken
ben belki başka bir şehirde
ölürüm.

behçet aysan - beyaz bir gemidir ölüm.

Perşembe, Eylül 03, 2009

şimdi haberler.

taş fırın erkeğine olanlar oldu.

ankara(CDHA) - "çocuklar duymasın" dizisinin "taş fırın şeysi" tamer karadağlı, evinde ayna karşısında yüz felci geçirdi. eşinin anlattıklarına göre dün saat 18:00 sularında, evinde ayna karşısında son oyunu "ormandaki sevimli pembiş ayılar"ın ezberini yapan karadağlı, "ayı penisi görmüş al pacino" karakterine bürünmeye çalışırken ağzı yamulmaya, gözbebeği büyümeye ve istemsizce "bababababa" sesleri çıkarmaya başladı. eşinin ilk sopa müdahalesi sonrası amerigan hastanesi'ne kaldırılan karadağlı'nın yüz felci geçirdiği, aynı zamanda sopa darbelerinden dolayı bütün süt dişlerinin kırıldığı belirtildi.

hayati tehlikesi bulunmayan karadağlı'nın en az iki ay sahalardan uzak kalacağını belirten yetkililer, kendisini ara transferde "çorum halaydabaşı tiyatrosu"na kiralamayı düşünüyor. seda sayan "başkanım beni alın!" dedi.

Çarşamba, Eylül 02, 2009

kaptanın mışıl günlüğü - 1.

muhterem mışıl günlük,

bugün şunu farkettim ki, ben sorumsuz bir adam olmaktan garip bir zevk alıyorum. kimi insanlar, görevlerini yerine getirmediğinde böyle bir vicdan azabı, suçluluk duygusu filan hisseder ya, bende zerre yok o. teflon kaplı vicdanım, kir tutmuyor, bulaşık makinesinde yıkanabiliyor. bu rahatlığım ileride çok ağır sonuçlara yol açacak gibi.

düşününce, aslında yol açtı da. ölümüm yüzsüzlükten olacak.

baş baş.

Salı, Eylül 01, 2009

her güzel şey çabuk biter.

(uyarı: bu yazı, yazarının tamamen göbeğini tatlı tatlı kaşıdığı bir ahval ve şeraitte, tümüyle tatil rehaveti koşullarında yazılmıştır. uygulanması sonucu oluşabilecek hayat bomboklaşmasından yazar sorumlu değildir, olmamalıdır.)

lise 2'de felsefe dersinde, antik yunan filozoflarının yaşam koşulları anlatıldığında, içimden "ben de yaparım hüleyn." gibi bir düşünce geçmemişti dersem yalan olur. bütün işlerin kölelere yüklendiği, hayat gailesi, çocuğun dershane taksidi, hanımın mutfak masrafı gibi birtakım emperyalist düşüncelerin beyni ele geçirmediği o pek ekmek elden su gölden günlerde, boş kalan zamanların felsefe, politika ve şarap ile doldurulması bana mantıklı gelmişti. (yüzeyselim di mi?)

bugünlerde, yani üniversiteye başlamama çeyrek kalmış o balayı zamanlarında, ben de evde kah film izlerken, keh keyfimce piyano çalarken, koh da dışarıda gönlümce sosyalleşirken aklıma habire garip fikirler gelir. ancak bu yazıya konu olacak şeyin, bir fikirden daha çok endişe ya da rahat batması olarak kabul edilmesinde yarar olduğunu düşünüyorum. (uzatma diyorsunuz. tamam.)

çevremde gördüğüm, tanıdığım birçok insan için tatil, güzel birşeydir.(tatili sevmem diyenler de var, şaşırmayın aa.) bu güzellikler kişiden kişiye değişebiliyor; kimi yukarıda bahsettiği hayat gailesinden iki hafta kurtulup kafa dinleyebilmesini, kimi üç ay sorumsuzca yatmasını, kimi değişik yerleri gezip tozmasını, kimi de sadece düzgün bir uyku çekebilmesini(bu ben oluyorum) seviyor tatilde. ancak hayat devam ediyor, üç ay yatan arkadaşın okulu başlıyor, iki hafta kafa dinleyen aradaş hücresine gerisingeri tıkılıp sabahtan akşama kadar feysbuk'tan çıkmıyor, gezen tozan arkadaş yedinci seneye uzattığı fakültede ders notu peşinde koşabiliyor, uykuperver kişi sabahın altısında uyanmanın ızdırabıyla yeniden yüzleşiyor. kısaca hayat, yeniden o mecburi kekremsi haline dönüyor ve tatil, ufukta görünen bir ada gibi cezbediciliğini korumaya devam ediyor. yoksa, üç ay yatan arkadaşımızın da bildiği gibi, tatiller, sürekli olduğunda cazibesini yitirmeye başlar, salaklaşır. insan zaman kavramını elinden düşürür. bir nevi evlilik gibi.

yine aynı şekilde, çikolata genelde sevilen bir yiyecektir. peki bir paket milka veya toblerone bitirildiğinde oluşan karın ağrısı?(iyi bilirim) en az bir hafta boyunca insanı çikolatadan soğutabilir. ya da alkolle karışık muhabbet, doğru insanlarla cezbedici olsa da, eğer alkolizmle bir tanışıklığınız yoksa, üç gün üst üsteden sonra can sıkmaya başlayabilir, insanı asosyalleştirilebilir.

örnekler çoğaltılabilir bu konuda. fakat hepsinin çıktığı ortak bir meydan var ki, bugün hayatımzda paye verdiğimiz, amaçladığımız çoğu şeyin, aslında çok kısıtlı aralıklarla sahip olduğumuz, ya da tadı damağımızda kalan şeyler olduğudur. yine görünür ki, amaçlarımıza ulaştığımızda ele geçirdiğimiz o rahatlık ve mutluluk hissi, en fazla bir ay içinde bozulmaya ve kokuşmaya başlar. insan alıştığı düzenine, daha bir ay öcesinde küfrettiği rutinine dönmeyi istemeye başlar.

sonuçta, başlıktaki sözü bu açıdan ele alırsak; acaba her güzel şey mi çabuk biter, yoksa çabuk bittiği için mi o şey güzeldir? şöyle iyicene bir düşünürsek, bu soruları rahatlıkla cevaplandırabiliriz.

cemedede amatör sosyoloji kürsüsü iftiharla sundu. ben özleyin anacım.

Pazar, Ağustos 30, 2009

yarın pazartesi.


met üst - sevişgenler

bugün pazar.


kirpi gibisin çocuk
her tarafın diken
kim elini uzatsa
delik deşik

üstelik
sen de kan içindesin.






attila ilhan - delik deşik

Cuma, Ağustos 28, 2009

anlatamıyorum.

karşımdaki insana karşı, içimde hiçbir kötü veya yanlış foseptik duygular duymamama rağmen, inatla "kötü kalpil, fesat, yalnız, ruh hastası" biri olarak bilinmem, bilinmek istemem, düşünülmem... beni vuran budur işte.

daha da uzun bir şey yazamam bu konuda. sündürerek kırgınlık pornografisi yapmanın anlamı yok.

Perşembe, Ağustos 27, 2009

mazeretim var, agresif değilim.

efendim, doğumgünümmüş bugün. yazamayabilirim. tatil ilan edip hohayt yapabilirim. peşin fiyatına özür taksit.

Çarşamba, Ağustos 26, 2009

lombak'a bir veda havası.


"söylentiye göre hepimiz; uzun bacaklı, uzun burunlu, uzun bıyıklı bir komik prensinin çocuklarıyız. kimimiz peri kanadı kullanmayı, kimimiz yalancıktan gülmeyi, kimimiz karanlıkta parlamayı iyi biliriz.

alışkanlık olduğu üzere, gösteri bittikten sonra "arkada" gizlice ağlarız. pırlanta yılları hatırlayabilenlerimiz, tükenmez yemişli bir ağacı taşlayış efsaneleri anlatırlar. şimdilerde ise cılız bir ağacın loş gölgesinde, birbirine uzun ömürler dileyen ihtiyar ateş böcekleriyiz.

yakında bir rüzgar zayıf ve yorgun düşenlerimizi almaya gelecekmiş derlerse de siz merak etmeyin, biz bir yolunu bulur, sizi yine eğlendiririz, mutlaka yine eğlendiririz."
B.B.

bahadır baruter'in notu: bu yazı, mizah dergilerinin tirajlarının hızla düşmeye başladığı, mizahçılar arasıda kırgınlıkların ve ayrılıkların yaşandığı, onca yılın dergicilik geleneğinin oluşturduğu sağlam gibi görünen değerlerin altüst edildiği ve mizahçılarda genel bir kötümserlik ve umutsuzluk havasının hakim olduğu dönemde yazılmıştır.

cem'in notu: lombak kapandı. l-manyak/leman son demlerde. cici ölü doğdu. penguen zor durumda. uykusuz parabolik biçimde eğrilmeye başladı. e, o zamandan bu zamana ne fark kaldı o zaman? bu yazıyı yazan bahadır baruter, o zaman patron olmamasından mı sözcükleri bu kadar bönkörce kullanmış. şaşarım.

Salı, Ağustos 25, 2009

zihninden tramvay geçen adam - ferhan şensoy.


genelde çok farklı kulvarlardan yapıtlarla ilgilenmeyi seven birisiyim. bu kah lenin'in kautsky'li dönek'li ibret kitaplarından biri olur, kah yazılalı onca yıl geçmesine karşın hala daha oha dedirtebilen bir dünya klasiği, kah en pespaye amerikan televizyon filmi olur, kah oğuz atay'ın en taşaklı öykülerinden birinin başarısız bir tiyatro uyarlaması. bütün bu zig ve zaglarıma rağmen son bir senedir istikrarlı bir şekilde her ürününü takip etmeye çalıştığım bir sanatçı var ki, o da ferhan şensoy.

başta deli gibi sevmiştim desem haysiyetsiz ve şerefsiz olurum. daha önceleri kendisi hakkında magazin basınında yer alan ipe sapa gelmez haberler, "rastlantının iğne deliği" şeklinde dinlediğim yarım yamalak ve yarısında vefat etmiş bir ferhangi şeyler kasedi ve elbette ki ailesiyle cümbür cemaat oynadığı sinan çetin istifrası akbank reklamları dışında çok da tanımıyordum kendisini. hatta son dönemki "darbe olsa da kurtulsak, şen olsak." biçimindeki ilhanselçukvari yaklaşımından ötürü belli bir kıllığım da mevcuttu kendisine karşı.

derken, geçen eylül ayıydı sanırsam, sahaf karmakarıştırırken, kendisinin daha önceleri epey yankı uyandırmış oyunu "şahları da vururlar" elime geçti. yalamadan yuttum. iran devrimi hakkındaki yayınlara persepolis'ten beridir temkinli yaklaşmama rağmen, bu oyun, sırf senaryo haliyle bile zihnime reyting rekorları kırdırdı.

kışa doğru giderken, internetten ve çevremden edindiğim ferhan şensoy oyunlarıyla (soyut padişah, çok tuhaf soruşturma, seyircili seyir defteri) artık bende bir ferhanperverlik oluşmaya başlamıştı. derken yılbaşına doğru son kitabı "karagöz ile boşverinbeni"yi edindim. ustalık eserlerinden biri olmasından mıdır nedir bilinmez; yazın yeteneğine, sivri kalemine ve sözcük bükmesine o anda çarpıldım. iki-üç ay boyunca başucu kitabım oldu. o olmasa öseseye bu kadar gevşek ve yavşak bir kafayla girebilir miydim, bilemiyorum.

sonra "falınızda rönesans var", "eşeğin fikri" ve "elveda ssk". son iki kitap bende bir hayalkırıklığı yaratsa da "falınızda rönesans var" ile yeni bir ikiyüzyirmi volt kakıldı zihnime zihnime. her biri ortalamanın çok üzerinde bir zekadan sağılma enfes denemeler, benim okuma beğenimde derman bulunmaz yaralar açtı, kademeler atlattı.

derken "hacı komünist" ile, hayatımda izlediğim en berbat filmlerden biri olan "şans kapıyı kırınca"ya sempati duymam, "fidel"e aynı sempatiyi pekiştirmem, "kazancı yokuşu"nun insan manzaralarına ve o tok(k)at gibi finalinde büyük çaplı bir şoka uğramam. ve elbette "kalemimin sapını gülle donattım". öldürücü darbe. ferhan şensoy'la aynı dönemlerde yaşama, lycee dö gassaray'da okuma, onunla rakı masasında oturma isteğimi şahlandıran, otobiyografik ve endorfik bu kitap, ferhanperverliğimin son raddeye ulaşmasını sağladı.

çok şey söylemek isterdim kendisi hakkında, ancak başka zamana. (ferhantoloji ve bulursam gündeste arayacağım da.) hani derler ya çoğu büyük sanat adamları için, "öldükten sonra anaşılacak." diye. işte bu adamı, öldükten sonra da anlayamayacaklar. zira angutluk kalıtsal bizde.

Pazartesi, Ağustos 24, 2009

aspavaperver.

gastronomik bakımdan pek kültürlü olmamam, hiçbir zaman övünülecek meziyetlerimden biri olmamıştır. tat alma ve yemek seçme konusundaki yeteneksizliklerimin dışında, yemek yapma konusunda da ciddi bir başarısızlığımın olduğunu kabul etmek zorundayım. son 3 gündür evde can sıkıntısından denediğim omlet yapma, pilav pişirme ve sulu patates yapma gibi atraksiyonların, mutfağı miting sonrası taksim meydanı'ndan beter hale getirmesi de bunu kanıtlar nitelikte.

bu yüzden ki, yanında yurdumda yemek yapabilecek biri olmadığında ve (evet) cebimde az biraz param olduğunda soluğu dışarıda bir yerde tıkınmakta alırım. ne güzel ki bulunduğum yer şehir merkezinde olduğu için bugüne kadar birçok yerin ymeğini denedim. börgırking/keyefsi'nin fast food lezzetleri kötüydü diyemem, ama çekiciliğini kaybediyor belli bir yerden sonra. tike/beykoz gibi başarılı et lokantaları, meşhur iskender/urfalı hacı mehmet/hacı arif bey gibi kebapçılar çok başarılı olsa da, ağır yemekleri belli bir yerden sonra pantolon bedenini büyütüyor. aynı zmanda cüzdanda da ciddi boşluklar bırakabiliyor. aba/hosta/zartzurt piknik gibi dönercilerden haz alamıyorum. (frijit?) hazır çiğköfteciler(adıyamanlı/çemişgezekli vs.) oldum olası açmaz beni. kıtır'da oturacak yer yok. ciğerci naci'in telefonu meşgul çalıyor. sampi bozdu. en son tavuk-pilav/kokoreç denemem ise gülür güldür kusuş ile sonuçlandı, çekimser yaklaşıyorum.

"e, bok atmadığın bir ananın yemekleri kaldı, ne var lan it?" diye serzenişte bulunabilirsiniz, doğrudur. ancak koca ankara'da, tapılası derecede yemekler yapan yerler bulmak da mümkün. bunlardan fiyat/performans açısından en iyisi, aspavacılar. ve çok geyik duymama rağmen, hala daha aspava'nın açılımının ne olduğunu bilmiyorum, bilmek istediğimi de sanmıyorum.

aspava dediğimizin, ilk bakışta aslında dürümden pek de bir farkı olmadığı sanılabilir. bildiğiniz lavaşın içine konulmuş muhtelif kökenli yaprak etler, soğan, kimi zaman yeşillik. ancak nasıl ki bayrağı bayrak yapan, üzerindeki kan değil de kumaşıysa, aspava'yı kutsal ve putsal kılan da sosudur esasen. genelde zaten sossoğanlı ve sossoğansız olarak satılır. önemli bir engeliniz yoksa (kız arkadaş, aile saadeti vs.) sossoğanlıyı tavisye ederim. bunlar dışında, yanında ikram olarak verilen bol hıyarlı cacık, (hatta üzerine yoğurt suyu dökülmüş rende hıyar da denilebilir), patates, çay ve isteğe göre sigara bu müthiş lezzetin tamamlayıcı unsurlarıdır.

esat caddesi'nde yanyana, karşı karşıya duran üç aspavacı favorim var mesela. meşhur, yıldız ve yıldırım aspava. meşhur aspava bunların arasından kesinlikle en başarılı olanı. etlerini nereden aldıklarını bulabilrsem tapmayı düşünüyorum, o derece. yıldız aspava'da hacı amca (ve kuzey ülkelerden gelen bayan misafirleri) ve işbilir garsonlarının muhabbetine doyum olmaz, ayrıca sos bakımından da diğer ikisine bariz bir üstünlük taşır. yıldırım aspava ise yemek kalitesi bakımından en istikrarsız, ancak sigaradan antepfıstığına kadar ikram olayının bokunu çıkarmış olmasıyla kapatıyor açığını.

ve elbette, "ne işim var lan gecenin bi arısı esat'ta?" diyen dostlarımız için müthiş bir kıyak olarak, ankara'nın neresi olursa olsun evlere "24 SAAT" servis yapan hayvani servis elemanları vardır bu üç işletmenin de. resmi ve dini tatiler dışında, gecenin üçü de dahil, her türlü ikramıyla evinize siparişinizi gönderebilir. ancak evlere serviste biraz daha gacırt bir ücret ödeyebilirsiniz kimi zaman, şaşırmayın.

bunların dışında, seyran tarafına doğru bir de meşhur özçelik aspava'dan bahsediliyor ki ona henüz gitmedim, en kısa zamanda gidip deneyeceğim.

sorusu olan? efendim? tamam çıkabilirsiniz.