Cumartesi, Ekim 01, 2011
Cuma, Haziran 17, 2011
süreniz bilmemkaç dakika, sınav başlamıştır.
"korkuyla beklemek, korkuyu beklemek gereksizdi; çünkü dünyanın yarıçapını ve istanbul'un fethini biliyordum. üç çeşit yönetim biçimi vardır, anlıyor musunuz: mutlakiyet, meşrutiyet, cumhuriyet. bunun dışında hiçbir şey yoktur, varsa da bunlardan birine girer. dünya basık bir yuvarlaktır, ve yerçekimi diye bir kuvvet vardır, anladınız mı?(...)
balzac ile stendhal, büyük romancılarıydı fransa'nın; kırk iki milyon insanın yaşadığı bu ülkenin bunlar romantik yazarlarıydı. roman da ikiye ayrılır: romantik, realist. balzac realistti diyenlere inanmamak gerekir; asıl realist zola idi, havagazından zehirlenerek öldü. balzac da onbin fincan kahveden zehirlendi; borçluydu, benim gibi o da serbest kesimde başarı kazanamamıştı. balzac'ın her taşındığı evde iki kapı vardı. (bunu çok iyi anlıyorum) eski yunan da iyiydi. aristo filan vardı, (başka kim vardı?) evet platon da vardı, onun da bir devlet nazariyesi vardı, bir de devlet adlı kitabı vardı. (...)
felsefe birçok kısma ayrılırsa da aslında bunlar spiritüalizm ve materyalizm olmak üzere iki çeşittir. birincisinde madde yoktur, ikincisinde vardır. en büyük filozof kant'tır ve hiç evlenmemiştir. daha başka büyük filozoflar da vardır: hegel, spinoza ve descartes. bu sonuncusu her şeyden şüphe ederdi. iki bacon vardır; francis bacon, fransız değil ingilizdir. bacon olmasaydı (hangi bacon?) bilimlerin gelişmesi geri kalırdı. kendimden de söz etmeliyim. ben daha çok spiritüalistleri sever gibiyimdir; fakat bazı romantik görünüşlü insanlara kızıp materyalizmi ve onun bir kolu olan diyalektik materyalizmi savunduğum olmuştur: tez, antitez, sentez. ha-ha. marx, aynı zamanda bir filozoftur. (...)
vatandaşın hakları şunlardır: bir: istediği gibi gezer, yani seyahat hürriyeti vardır. ben, bugüne kadar bir yere gidemedim, pek fırsat olmadı, para kazanmakla uğraşıyordum, fakat borçlardan bir türlü kurtulamadım. seçmek de hürriyettir, insan istediğini seçer; fakat o seçtiği kimse seçimi kazanmayabilir, çünkü demokrasi vardır. az kaldı unutuyordum: demokrasi, plutokrasi, aristokrasi (başka bir krasi var mıydı?) mahalle muhtarlarının görevleri şunlardır: seçim kütüklerini düzenlemek, bakanlar kurulu da üç kuvvetten biridir: yürütme kuvveti. ayrıca, yasama kuvveti ile yargı kuvveti vardır. buenos aires, arjantin'in başkentidir. ben en çok londra'ya gitmek isterdim. ingiltere, demokrasinin beşiğidir. (...)
öğrenim üçe ayrılır: (bırak şimdi). evet, neden canım, üçe ayrılır tabii: ilköğrenim, ortaöğrenim, yüksek öğrenim."
Cuma, Haziran 10, 2011
bertolt brecht türküsü.
akıl dürter huzuru
mutlu yaşamak için
aptal olmak gerekli
güzellik marifetti
marylin monroe ölünce
birdenbire bilindi
çirkinliğin değeri
yiğitlik ve cesaret
gayet gereksiz şeyler
bunun sonu hep hüzün
korkaksan ömrün uzun
çok meraklıdır brecht
cinfikir soru sorar
bu adamlar örneğin
nereden zengin oldular
hepsi gıcık kaptılar
adamlar bir oldular
çok sorular soranı
ülkesinden kovdular
düşünmek bir tuzaktır
akıl dürter huzuru
mutlu yaşamak için
aptal olmak gerekli.
Perşembe, Haziran 09, 2011
arap kızına balad.

Pazartesi, Haziran 06, 2011
küfretmek demişken.
fitter happier vs. sinan bengier.
- lütfen yağmurlu havalarda yürürken dikkat ediniz, o ıslaklığı fırsat bilip ortalığa çıkan salyangozların üzerine basmayınız.Pazar, Haziran 05, 2011
bu gece kıyamet kopmaz.
ihtiyar bir kadın geçiyor sokaktan (tekrardaki mucize).

sıra sıra büklüm büklüm
kütüklerin tekrarı.
kütüklerde salkımların,
salkımlarda tanelerin,
tanelerde aydınlığın.
geceleyin çok büyük çok beyaz evde,
herbirinde ayrı ışık,
pencerelerin tekrarı.
yağan bütün yağmurların tekrarı
toprağa, ağaca, denize,
elime, yüzüme, gözüme
ve camda ezilen damlalar.
günlerimin tekrarı
birbirine benzeyen,
benzemeyen günlerimin.
örülen örgüdeki tekrar,
yıldızlı gökyüzündeki tekrar
ve bütün dillerde 'seviyorum'un tekrarı
ve yapraklarda ağacın tekrarı.
ve her ölüm döşeğinde acısı tez biten yaşamanın.
yağan kardaki tekrar,
incecikten yağan karda,
lapa lapa yağan karda,
buram buram yağan karda
esen tipide savrularak
ve yolumu kesen kardaki tekrar.
çocuklar koşuyor avluda.
avluda koşuyor çocuklar.
ihtiyar bir kadın geçiyor sokaktan.
sokaktan ihtiyar bir kadın geçiyor.
geçiyor sokaktan ihtiyar bir kadın.
geceleyin çok büyük, çok beyaz evde
herbirinde ayrı ışık,
pencerelerin tekrarı.
salkımlarda tanelerin,
tanelerde aydınlığın.
yürümek iyiye, haklıya, doğruya
dövüşmek yolunda iyinin, haklının, doğrunun
zaptetmek iyiyi, haklıyı, doğruyu.
sessiz gözyaşın ve gülümsemen gülüm,
hıçkırıkların ve kahkahan gülüm.
pırıl pırıl bembeyaz dişli kahkahanın tekrarı.
güz sabahı üzüm bağında
sıra sıra, büklüm büklüm
kütüklerin tekrarı.
kütüklerde salkımların,
salkımlarda tanelerin,
tanelerde aydınlığın,
aydınlıkta yüreğimin.
tekrardaki mucize gülüm,
tekrarın tekrarsızlığı!
Perşembe, Haziran 02, 2011
defolu hayatları iade kabul edemiyoruz hamfendea.
etrafta gezinirken (gavurlar buna "screw around" diyormuş, yeni öğrendim) gördüğüm kadarıyla 2011 türkiyesi'nde çalışan bi annenin veledi olmak kadar korkunç bir şey yok. özellikle tunalı, bahçeli gibi yerlerde dolanırken annesinin yanında aksesuar olarak gezen, benetton kataloğundan fırlama, çok bilmiş ve tatminsiz veledleri ve onların pek kıymetli annelerinin "haydi yavrum, şimdi de şu kursa gidelim, spor da yapmalısı, kaliteli zaman geçiriyoruz, mizah bu değil" gibi laflarını duydukça kuğulu park'ın havuzundaki bütün kuğuları teker teker kafalarına fırlatasım geliyor.
"kaliteli zaman". yahu siz kimsiniz ki harcanan zamanın kalitesini ölçme cüretine sahipsiniz? bu nasıl bir snopluktur, bu nasıl bir burnu büyüklüktür?
zaman, illa ki kadife kaplı kurslara milyarlar dökülünce, özel okullarda ispanyolca hafızlayınca ya da o kariyer gününden bu seminere yetişince mi kalite kazanır? harcanan zamanın ille de bir fonksiyonu mu olması gerekir? bu veled bir robot, bir bilgisayar programı mıdır ki tek yapacağı belli beceriler kazanıp, bok gibi zengin olmak, zamanı gelince de 1 metre toprak altında fosfor olmak olsun?
bu veledin duyguları yok mu? hiç mi bir gün kursu ekip arkadaşlarıyla sinemaya gitmeyecek? hiç mi "bıktım sizden, işletme okumayacağım, gitar çalmak istiyorum." demeyecek? hiç mi dağ gibi raporlardan başın kaldırıp kurtuluş parkı'nda saatlerce ucuz şarap içmeyecek? hiç mi aşık olmayacak? hiç mi koyverip gitmeyecek? bu nasıl bir veleddir ki, hayatın her alanında kazanan olmayı başaracak?
siz nası bir özgüvene sahipsiniz ki bir ağacın altında saatlerce yarı uyanık hayal kurmayı kalitesiz, bunun yerine ispanyolca kursunda çocuk morartıp şık bir ücret ödemeyi kaliteli düşünürsünüz? iş hayatınızda uyguladığınız saçma sapan performans yönetimi yöntemlerinden, kariyer planlarından, kişisel gelişim zırvalarından sıyrılıp niye anne-çocuk arası o en güzel, en kutsal duyguyu serbest bırakmıyorsunuz? bu kadar mı sevgisiz kaldınız?
galiba boş kola kutusundan tek farkınız, elinizde louis vuitton çanta taşımanız.
ama teşekkür ederim, sizi gördükçe kendi aileme daha da bir bağlanyorum, annemin gıdılarını daha bir minnetle öpüyorum. sağolun, varolun. defolun!
Salı, Mayıs 31, 2011
kalk kız növriye, gidelim.
Pazartesi, Mayıs 30, 2011
çabucak.
Pazar, Mayıs 29, 2011
kat çık.
balık suyuna şakşuka.

Cuma, Şubat 18, 2011
madame fouquet'in kuku yıkama leğeni - bir engin ardıç nostaljisi.

"Tam üç hafta önce bugün, herkes o akşam oynanacak Fransa-İtalya maçına hazırlanıyordu, ben tuttum, Vaux-le-Vicomte şatosunu gezdim. Fatih Altaylı, kulakların çınlasın.
Fransa’nın en güzel şatolarından biri, mimar Le Vau, bahçe mimarı Le Notre ve iç mimar Le Brun üçlüsü tarafından yaratılmış bir anıt gibidir.
Çaldığı paralarla yaptıran da, Kral Ondördüncü Louis’nin maliye bakanı Fouquet... Maliye bakanı dedim, yanlış, “surintendant des finances”, Maliye Başkethüdası demek daha doğru.
Bunun bir de yardımcısı var, Colbert, kralı sürekli bunun aleyhine dolduruyor, bu herif düpedüz hırsızın teki, majesteleri...
Bu Vaux dediğim muhteşem malikânede, 17 Ağustos 1661 akşamı krala verdiği davet tarihe geçmiştir.
Bahçelerinde, mutfaklarında, kralın yemek yediği büyük salonda, goblen halıları kaplı odalarında heyecanla gezinirken kafamın içinde evirip çeviriyordum: 80 masa, 120 düzine peçete, 500 düzine gümüş tabak, 36 düzine yemek çeşidi... Şef de ünlü Vatel tabii... Ziyafet sırasında yirmi dört kişilik bir kemancılar heyeti çalıyor sürekli... Moliere bu gecenin şerefine özel bir oyun yazmış, bahçede sergileniyor... Lafontaine şiirler okuyor... Yemekten sonra, havai fişek gösterisi...
Kral çok bozulmuş. Çünkü sarayda bile bu kadar tabak çanak, bu kadar şatafat yok. Gece kalmamış, apar topar terketmiş şatoyu.
İki hafta sonra Fouquet tutuklanıyor... Eh, yerine de Colbert geçiyor tabii... On dokuz yıl zındanlarda çürümüş, özgürlüğe bir daha kavuşamadan da ölmüş.
Vaux şatosu... Canım hani şu, Demir Maskeli Adam filminde, Leonardo di Caprio’nun kafasına vurup elini kolunu bağlıyor, yerine ikizini geçiriyorlardı ya... İşte orası, işte o gece hesapça...
Kapıda tarihi giysiler de satıyor ya da kiralıyorlar çocuklar için, silahşör kıyafeti falan, utanmasam ve de beden tutsa, bir tane de ben giyip öyle dolanacağım... O kadar kaptırmışım kendimi...
Birdenbire şaşırdım: Madame Fouquet’nin yatak odasındaydım.
Öyle ya, hırsız da olsa, bu adamın bir karısı ve çocukları vardı...
Odada, Fouquet’nin karısının banyo küveti, ortası delikli koltuğu, yani düpedüz oturağı, ve de “bidesi” sergileniyordu, yani popo yıkama, ama esas olarak kuku yıkama leğeni... Üç yüz elli yıl önce yaşamış, kemikleri bile kalmamış bir kadının mahremiyetine girmiştim.
(Musluk, “tesisat” falan yok o zamanlar, işini bitirince hizmetçiler geliyorlar, suyunu, ya da kazuratını bahçeye, daha doğrusu şatonun hendeğine döküveriyorlar. Kral “bana bu şatonun daha büyüğünü ve daha güzelini yapacaksınız” diye emir vermiş de Versailles Sarayı bunun üzerine yapılmış ama orada da memişhane yok, hendek de yok, kralın ve herkesin marifeti, pencereden şarr bahçeye...)
Birdenbire kafama dank etti: Bunlar da etten kemikten insanlardı bir zamanlar, sizin benim gibi yemek yiyor, sevişiyor, çiş ve kaka yapıyorlardı... Ve de bir kere daha hatırladım: İnsanoğlu ölmeyegörsün, yalnız bedeni nesneye dönüşmekle kalmıyor, eşyası da orta malı oluveriyordu... Yıllar sonra da dünyanın öbür ucundan birileri gelip ücreti mukabilinde senin en mahrem eşyana bakıyorlardı işte böyle, harim-i ismetine girip... 17 Ağustos 1661 gecesi, o muhteşem ziyafette, kral da hırsız maliye bakanı da, günün birinde birkaç otobüs dolusu Japon gezgininin oralarda aval aval dolanacaklarını tasavvur edebilir miydi?
Genç Osman’ın kanlı gömleğini gördüğüm zaman da bunu hissetmiştim, Abdülaziz’in terliklerini de, Napoleon’un redingotunu ve şapkasını gördüğüm zaman da...
Eee, ne var bunda, mı diyorsunuz? Elbette yaşamışlar, öyle olmasa tarih kitapları yazmazdı... Özel eşyası da elbette sergilenecek, adam tarihi şahsiyet.
Sizin evi 2356 yılında bir düşünün bakalım, kapıda bilet kesiyorlar, birtakım turistler odalarınızda dolaşıyor, kordon var, el sürmek yasak, ama yan odada da karınızın donu camekân içinde, altında etiket... Bunlar da üç yüz sene evvel, yirmi birinci yüzyıl başlarında yaşamışlardı, gazete okurlar, yemek yerler, sevişirler, osurup sıçarlardı... Şimdi hepsi birer gölge, birer anı."
hakikaten şimdi hepsi birer gölge, birer anı; o eski aristokratlar da, eski muharrirler de. nerde o eski çengelköy hıyarları?
not: "gocuklu celep"i yazacaktım, bunu görünce aklım fırladı. aklımda, geliyor.
Salı, Şubat 01, 2011
adsız/dert kapısı - cem karaca.
Pazartesi, Ocak 31, 2011
alev örten huni.
Çarşamba, Ocak 12, 2011
yazar denen garip yaratık.
ben de özledim yazmayı, en kısa zamanda son tazyik yazmaya devam edeceğim. falan filan. beni özleyin anacım.
"Engin Ardıç'ı nasıl bilirsiniz? Bir zamanlar akşamları ekranlardan küfreden bir liboş? Bir iktidar yalakası? Katıksız bir snob? Türkiye'ye birkaç beden büyük biri? Herkese ve her şeye küskün biri? Düşünceler değişebilir, ancak gerçek olan bir şey var ki, o da Engin Ardıç'ın Oğuz Atay'ın bir yetiştirmesi, hatta daha da önemlisi, dostu olduğudur. Bu konudaki anılarını zaman zaman günlük yazılarında paylaşmış olan Ardıç'ın, 1987 yılında Nokta Dergisi'nde "Yazar Denen Garip Yaratık"* başlığıyla yazdığı bir yazı, tesadüfen elime geçti. Paylaşmak istiyorum: "Tükenmezin mürekkebi dağılmış, artık sararmış sayfalarda kalan adın, kağıdın suyu yönünde hareleniyor Oğuz.
Sırtı birkaç yerinden kırık, arka kapağı aya izleriyle sapsarı, fiyatı yirmi eski lira olan bir kitap bu. O zamanın parasıyla! Abdülhamid zamanı değil, senin son birkaç yılın... Ön kapakta Sevin'in ahşap kaplamalı, penceresi fesleğenli, dantel tığ işi perdeli resmi de solmakta. Hayati'nin bastığı bir kitap, artık olmayan Sinan Yayınları'nın, artık olmayan bir Cağaloğlu sokağının bir hanının bilmem kaçıncı katında, artık dudaklarımızdan eksik gülümsemelerle ve kimbilir kaçıncı çay bardağıyla ısıttığımız bir odada kitaplarını üst üste yığılı görüyorum... Matbaa kokusu uçmuş, kitaplar kenarlarından başlayıp içe doğru sonbahara kesiyorlar, o sırada Bic tükenmezi mi modaydı, senin tükenmez satırların usul usul ve sessizce sayfada yayılıyor: Engin Ardıç için Albay'dan sevgilerle, Oğuz Atay...
Emekli Albay Hüsamettin Tambay. En çok onu seviyorduk. Albay Hüsamettin'in yalnızlığına Hikmet Benol gibi posta neferi yazılmış, küskün yalnızlığımızı meyhane meyhane gezdiriyorduk, değil mi? Akşamları Papirüs'te buluşuyorduk, Pakize de birazdan gelecekti, onu beklerken iki tane yuvarlayabilirdik, zaten hangi kadın bizi doğru düzgün anlamıştı ki, sıcaklardan neler vardı?
Bu Papirüs, "eski" Papirüs. Ertuğrul daha güler yüzlü o yıllarda, Papirüs'ün masalarında telefon prizi dahi var, en büyük keyfimiz dışarıdan telefon geldiğinde garsonun elinde makineyle masaya seğirtmesi, oturduğun yerden konuşabiliyorsun, o gülünç yıldızlı jetonlar henüz icat edilmemiş.
Herkes oradaydı. Mustafa Gürsel o sırada TRT'de, Hilmi Yavuz Bedrettin'in ilk baskısına hazırlanıyor, Halit Çapın Bay Alkol ile flörtünü sürdürmektedir. Nurer Uğurlu amansız Adana kahkahaları arasında Demirtaş Ceyhun'la söyleşmektedir. Tanju Cılızoğlu Papirüs'ten adam toplayıp Nişantaşı'ya kahveye götürüyor, kumpas kurulmuş, Paşa Demirtaş'la Sarı Bülent'i her akşam bir güzel ütecek.
Biz daha uzak duruyorduk Oğuz, hatırlarsın. Biz o sıra rakı içerdik de, kimseciklerin okumadığı kitaplardan, kimseciklere dönüp bakmayan kadınlardan ve hüzünlerden söz ederdik. Uzun saç modası vardı, kara kıvırcık saçlarımız enselerimize dökülüyordu yanılmıyorsam, ben daha göbek salmamıştım o sıralar, sen de dağlar gibi bir adamdın... Kısık sesin cüssene yakışmıyordu, sesinde kırık bir şeyler vardı galiba, günlük sıkıntıların, köklü öfkelerin, müzmin yalnızlıkların kırdığı bir şeyler vardı. "Seni anlamıyorlardı." Keçi sakallı ressamların, boyun atkılı sinema yönetmenlerinin, ince hastalıklı şairlerin ağzına pelesenk olmuş bu iki banal kelime sana hiç yakışmıyordu, ama gerçek bal gibi buydu işte ve ben senin ne demek istediğin yılar, yıllar sonra, günün birinde beni de anlamadıkları zaman anlayacaktım.
Kahverengi plastik kaplı, sıradan, kalınca bir deftere günlük tuttuğunu nereden bilebilirdim? Bütün kitaplarını ezberime almış, "Eylembilim"'in bir an önce bitmesini bekliyordum. San de bana baba gibi edebiyat talim ettiriyordun. Conrad, Hesse, Nabokov okutuyordun. Hatırlıyor musun, "Tutunamayanlar"'daki Süleyman Kargı'nın şarkılarını Nabokov'un "Soğuk Alev"'inden arakladığını söylediğim vakit nasıl kan beynine sıçramıştı, nereden bilebilirdim Oğuz, seni üzeceğime Allah'ın benim bin belamı vermesi gerektiğini nereden bilebilirdim, günün birinde o en gizli kıvrımlarında kıvılcımlar çakan beyninin sana oyunların en kötüsünü edeceğini, tıpkı bir Selim Işık, tıpkı bir Hikmet Benol, tıpkı bir Turgut Özben gibi dehşetiyle gülünçlüğü at başı giden bir ölümle, Altay'ın evinde, aptesanede, elinde günün gazetesi kaykılıp gideceğini nereden bilebilirdim?
Öleceğini nereden bilebilirdim? Birlikte bir resim çektirmek bile aklımıza gelmemişti. Londra'dan gönderdiğin mektuplarda umutlu görünüyordun, bizim kafamıza dank ettikten sonra senden kaçar olmuştuk. İçin ucuz çeviri romanlara dönmesini, ölümcül olduğunu bildiğin hastanın karşısında iyimser budala oyunları oynamanın o hiç de şirin olmayan komikliğine sıvanmayı istemiyorduk...(Aşağı Muvar vadisinin iki muvannit serserisi!)Tuhaf, çevremizi ölüler kuşatmıştı da biz ölümü pek umursar değildik, Altay'ın oğlu yirmi bir yaşında kanserden gitmişti, benim sevgilim otuz dört yaşında saçma sapan bir ameliyatta ölmüştü, Selim Işık tabancayı seçiyor, Hikmet kuşkulu bir şekilde balkondan atlıyordu. Dağ gibi adamların kırk üç yaşında şiddetli baş ağrılarıyla uç veren beyin urlarından gürleyip gidebilecekleri hangi kitapta yazıyordu Oğuz?
Aramızda eşşek kadar yaş farkı vardı, ama iki koca bebek, iki oyun arkadaşıydık. "Tutunamayanlar" çıktığı zaman, "Her mühendisin çekmecesinde birkaç roman taslağı vardır." yumurtlayan çok aziz bir dostumu nasıl döveyazdım sen bilmiyordun; Pakize'yle nikah davetiyenizi eve getirdiğimde çok sevdiğin pederimin "Eh evladım, sonunda bir yere tutundun demek..." lafına nasıl da gülmüştü, Beyoğlu Evlendirme Dairesi'nin o zamanlar soğuk ve sevimsiz griliklerinde nikah şekerini ben tutmuştum, likörlü çikolata akmış, senin ve Pakize'nin şerefine Beymen'den aldığım yeni pantolonu berbat etmişti, şekeri evde kalmış kızlara tuttururlarmış meğer, kısmeti açılsın diye, nasıl kızmıştım... Ali'nin(Poyrazoğlu) o başörtülü nineleri, akraba ve tallukatı dehşete düşüren, ortalığa bir bomba gibi düşen şakasını hatırlıyor musun Oğuz? Ya Bodrum'a "müveccihen" yola çıkışınızda ucuz bir Amerikan filminden öğrendiğimiz üzere senin beyaz Renault'un tamponuna konserve tenekesi bağladığımızı? O Renault ile kaç kez yolda kalmıştık, Kumkapı'ya gümüş balığı yemeye giderken kaç kez açlıktan midemiz guruldamıştı, süper benzin pahalıydı, normal dolduruyorduk, "tıkanma yapıyordu!"
Ne hınzır heriflerdik...Hayatta başarabildiğimiz en önemli şeylerden biri kendi kendimizi göz hapsine almaktı, düşman kazanmaktan ben gizli zevkler mi alıyordum ne, senin ciddi ciddi kırıldığını görüyordum, kafasızlar, dangalaklar, cahiller ordusu bütün kalelerini zapt etmeye, bütün tersanelerine girmeye çalışıyordu, beyaz mantolu adamı, Ubor Metenga'dan mektup yiyen aydını, oyunlarla yaşayan zavallı suretlerimizi durduk yere uydurmamıştın ya...
İzninle gene bir "banallik" yapacağım ve sen çok kızacaksın Oğuz, on yıl ne çabuk geçmiş.. Şimdi dışarıda gene soğuk ve sevimsiz yağmurlar yapıyor, o cami avlusunda da yağıyordu, kimsenin ağzını bıçak açmıyordu, hep akşam meyhaneye gitmek üzere ön buluşma yeri olarak kullandığımız o cami avlularında herkes işin fecaatini ilk kez o gün anlamıştı, suratlarımızdan düşen bin parçaydı, utanmasak ağlayacaktık, keşke utanmasaydık da ağlasaydık. Senin, şimdi iki metre ıslak toprak altında, yüzündeki buruk gülümsemeyi zamanın silemediği bir iskelete dönüşmüş olmanı düşünmek istemiyorum, öyle değil mi Yorick, öyledir efendimiz, beni kısık sesli, torbalı gözlü ve hüzünlü bir adam olarak hatırlayınız. Sen de beni, sevgili Oğuz, Yeniköy'deki evin kitaplığında "Topoğrafya" kitabını görünce "Deneysel bir roman mı üstad?" diye soran ve mutfağa kadar kovaladığın genç ve istikbal vaat eden yazar adayı olarak hatırla...
Muhteşem yalnızlığımızı yan yana yaşarken bıraktın ve gittin sonunda, bayrağı ben taşıyorum. Sen gittin gideli James Joyce ile Kemal Tahir'i birbirine tokuşturmayı öğrendim, içine bir tutam deneme, iki ölçek köşe yazısı, bir fırt röportaj, bir ölçü duygusallık, üç ölçü malumatfuruşluk kattığım yazılar yazmaya çalışıyorum, hanımlar pek beğeniyor, giderayak "yaz" diye elverdin de sanki iyi halt ettin Oğuz... Ne olurdu ben de senin gibi mühendis, doktor, avukat olsaydım... Kırkımdan sonra gizli yazarlık yeteneklerim keşfedilir, artık beyin tümöründen mi, böbrek kanserinden mi neyse vakitlice çekip giderdim, şimdi beni insanların nankörlüğü, ahmakların ahmaklığı ve hayatın güzelliği öldürecek oysa. İkimiz de aykırı adamlardık, neden beni piç gibi bırakıp gittin Oğuz? Ben şimdi esas olarak ifade etmek istediğim hususları, suların kesilmesini, nakil vasıtalarındaki izdihamı, sinemalarda kuyrukların teşkilini, çöp kamyonlarının seyrek uğramasını, dilekçelerimizin resmi dairelerde sürünüp kalmasını, umumi mahallerde ahlaka mugayir hareketleri, sökek köpeklerinin itlafını, maaşlarımızın tediyesindeki teehhürü, turistlere gösterilmesi icap eden kolaylıkları, radyo ve televizyonda kelimelerin yanlış telaffuzunu, gıda maddelerinin keyfi satılını, vatandaşın denize girecek yer bulamamasını, bazı fıkra muharrirlerini takdir ve/veya tekdirimi, gazinolarda muhattap olduğumuz fahiş hesap pusulalarını, kahvelerde vakit öldüren işsizleri, seyrüsefer kazalarının asgari hadde indirilmesi için riayet edilmesi lazım gelen kriterleri, yirmi üçüncü fırkanın taarruzu esnasında meydana gelen vaziyet hakkında muharebeyi yerinde müşahade etmiş bir zatın hatıratını, yollara kafi miktarda meyil verilmemesi sebebiyle kaldırım kenarlarına toplanan suların geçen vasıtalardan yayalara sıçratılmasını, falanı filanı kiminle tartışacağım?
Yoksa benim için de mi günü birinde gazetelerde "elim bir ziya" başlıklı ilanlar çıkacak? Salihat-ı nisvandan olamayacağımıza göre adımızın yanında parantez içinde "Beyefendi" yazan da bulunmaz. Filmin sonunda çocuk ölüyor işte, muharrir, Oğuz abisi gibi en verimli çağında, kendisinde henüz çok şey beklenen bir yaşta aramızdan ayrılmıştır... Babana yazdığın bir mektupta "Ne yani, babacığım," demiştin, "ben de senin gibi ölecek miyim?"
Ne yani Oğuz, ben de senin gibi ölecek miyim?"
*engin ardıç - doğru söyleyeni dokuz köyden... - syf 216-220"
Pazartesi, Ocak 10, 2011
bu neydi ki şimdi?
ehem, şu an bir mimar adayı olarak geçireceğim 8(+) dönemin birincisini tamamlamak üzereyim. kısa keseceğim, kısa keseceğim sayın milletvekilleri.
şu geçirdiğim dört aydan bir şey anladıysam cümle hayvanlar alemi ile cinsi münaseb... yerinden müdahale etme terbiyesiz! otur yerine! sizin de ne yaptığınızı biliyoruz.
yani diyeceğim odur ki, anlamadan, dinlemeden geçti gitti, sabahlamalar tatsız, içli köfteler bozuk. beton kahveden gayrı bir şey içemez oldum, saçlarım omzumu geçti.
yaşamak bu değil.
hepinize saygılarımı sunuyorum. ister kök tengriye ister konsantre omomatiğe emanet olun.
Salı, Aralık 21, 2010
bir film izledim, iyi mi ettim?
aklımın erdiği kadarıyla bu esas çocuk, "barry champlain", bir anti-kahraman olarak kurgulanmaya çalışılmış. bencillerle, gerzeklerle, yobazlarla, köktencilerle, homo-zen-aklınıza ne gelirse ondan-fobiklerle radyoda tartışan, onların ikiyüzlülüğünü ve tutarsızlığını yerin dibine batıran, batırdıkça kendi egosunu da tatmin eden, duygusal bakımdan pek de sağlıklı olmayan bir garip adem. dilinin kemiği yok, kendisiyle yeniden beraber olmak istediğini canlı yayında telefonla söyleyen eski karısını bile rezil rüsva etmekten çekinmeyecek kadar da doğrucu biri.
ortalama amerikalının, -bin pardon düzeltiyorum- ortalama insanın içindeki, o statü farklılaştırmalarıyla, toplum mühendislikleriyle, yağlarla ballarla beslenen faşisti dürtüklüyor. dürtüklüyor ki herkesin ne mal olduğu ortaya çıksın. o her fırsatta vurgulanan "sessiz çoğunluğun", toplumsal statülerinden veya herhangi bir üstünlüklerinden dolayı sesini çıkaramadıkları bütün karşıtlarını, kendi yaşamlarına apaçık tehdit olarak gördükleri insanları ellerine fırsat geçse -ki bu fırsat da bir radyo programının herkese açık telefonu oluyor- nasıl lime lime edeceklerini, cesetlerini delik deşik edip üzerlerinde tepineceklerini bir güzel anlatmış oliver stone. çokkültürlülük, birlikte yaşama ya da her ne karın virüsüyse onun, yeterince güce ulaşılıncaya kadar oynanan bir oyun olduğunu, o "sessiz çoğunluğun" mutlak gücü eline aldığı anda kendisinden olmayanı nasıl gaz ve toz bulutu haline getireceğini net olarak göstermiş. telefonla bağlananların nefret dolu söylemleri, tehditleri, "yahudi" anti-kahramanımıza yolladıkları nazi bayrakları ve en sonunda kuytu bir köşede kurşunlamaları... ve bütün bu olacakları en başta bilmesine rağmen, hem kendi yakın çevresine hem de telefonla yayına bağlanan onlarca gerizekalıya karşı aklına geleni bir kerecik olsun tutma gereği hissetmemiş, bu yüzden de o "sessiz çoğunluk"un nefretini kazanmış anti-kahraman.
bilmem ideolojik kimliğinize bağlı olarak bu sonu kimlerin başına gelene benzetirsiniz... ama kesin olan bir şey var ki, gördüğünü söylemenin, doğruyu söylemenin bedeli hiç de hafif değil şu dünyada. kendi en yakınlarınızdan dahi gelecek korkunç tepkilere, tanımadıklarınızdan -öyle bir etki alanınız varsa- gelecek nefret davranışları, günlük hayatınızda yaşayacağınız bütün zorluklar, belki de hayatınıza kastedecek hareketler. öte yandan yalanla, bulunduğu kabın şeklini almakla ya da büsbütün duyarsız kalıp kendisini acun'un yarışmalarına gömmekle hayatını garantiye almak, ucu bucağı görünmeyen bir mücadele yerine sevdikleriyle huzurla yaşlanmayı seçmek. bilmem hangisi daha tatmin edici, bir ömür kendi doğrusunda yaşamanın verdiği iç rahatlığı mı, yoksa ne kendisne ne de çevresine haksız yere bir zarar getirmeyip o görünmez güvenlik haresinin içinde sonsuza kadar mutlu yaşamak mı?
ya da üçüncü bir yol mümkün mü?
neyse, ne iyi ki benim gözlerim bozuk da doğruyu eğriden ayırt edemiyorum, böyle bir derdim yok. ya bir de eğrinin doğrudan farkını görüp "bu farklı?" diye bağırmaya yeltenseydim? vallahi hepiniz ucuz kurtulmuşsunuz! iyi geceler, daha fazla toparlayabileceğimi zannetmiyorum.
- zamanında bu yazıyı feysbuk'ta paylaşmışım salak gibi, nedendir bilinmez. hazırdan yiyelim bari de gariban blog canlansın. daha buralardayım. sevgiler. yalnıs sizin ceminis. -
Pazar, Aralık 19, 2010
yarın pazartesi.
neyse efenim, karşınızda eski ustalardan orhan alev ve altan erbulak'ın seksenlerde gırgır'da öttürdükleri çizgi öykü! (bülent ersoy'u sahneye çağırır gibi mi oldu nedir?)(yok be eko yapardı o zaman mikrofon se sa diye.)(bu parantez kapansa o kadar güzel olacak ki.)
http://www.mizahvecizgi.com/metinler/data/upimages/orhanalev_ikiusutuk_2.jpg
bugün pazar.

bir başkaldırma ancak saçlarından tutulur
herkes annesi sanır bir kısır yalnızlığı
oysa herkesin annesi aslında bir baruttur
eylülden ürken temmuz şafaktan korkan gece
dağları bölümleyen o babadan kaçan sudur
hatırla her gün bir çalar saatle oynadığını
çalar saatler bir çocuğun uyanılacak uykusudur
soğuk iklimler, kırımlar akar gider derisinden
çalıp söylediği öğrenip oynadığı bir tabuttur
anne saklanır, baba koşar, günleri münleri bölerler
anne de baba da parça parça bir geyik yavrusudur
birinin sırtı ince, birinin elleri kalın
ikisi de bir gölün saygıdeğer komşusudur
ey hayalin sonsuz çalıştığı gölleri bölmek dönemi
o zaman artık bir yerlerde hazin mevlutlar okunur
dersin ki ayışığı kimin babası kimin oğlu o zaman
sanki herkesin işi bir bölmedir, uzun uzun solunur
senin şarkın bir avcı borusudur ormanları tutar
büyür, yankılanır, bir kale yıkıntısında saygıyla durur
ey en bilge sesi gelip duran sonra akan suların
bilirsin her akşam nasıl öksüz, nasıl güçlükle olur
her akşam nerden baksan yine de bir eksiği doldurur
babalar geri çekilir, anneler onlara teslim olur
saçlarımı hep kestim tutacak kadar kalmasın dedim
çünkü bir başkaldırma ancak saçlarından tutulur
günleri bölümlediler ve sonra suya gittiler çoğu
babalar hep perşembe, anneler hep cuma olur.
anneler kaçar gibidir - turgut uyar
Pazar, Eylül 19, 2010
göze geldik gıı. (3g)
bazı şeylerin ne kadar mantıksız olduğunu anlama duyumun o yaşlardan çalışmaya başlamasından kelli(hormonal bozukluk olabilir) uzun yıllar gözlük takmamakta ve günlük hayatta garson boy bir köstebek olarak dolaşmakta direttim. elbette böyle yaşamak çok kolay olmadı. örneğin önümde yorgunluktan ağzı açık koşan çilekeş bir arkadaşımı görmemem yüzünden kafa kafaya çarpışmamız ve onun ön dişlerinin alnımı şahane bir şekilde yarması. ya da önümdeki nal gibi park yassah işaretini görmeyerek kafa atmam ve dögol caddesine boylu boyunca serilmem. veyahut da bu inadımın bana ilerlemiş miyop-astigmat ve denge duyusunda bozukluk olarak geri dönmesi.Salı, Ağustos 17, 2010
akrobat lambaların çok mühim boyun ağrıları.


Çarşamba, Ağustos 04, 2010
aradığınız kişi çok kaşınıyor.
Pazar, Mayıs 02, 2010
bugün pazar.
göklere inanırdım eskidenama sen, denizlerin
derinliğini gösterdin bana,
ölü kentleri,
unutulmuş ormanları,
boğulmuş gürültüleriyle.
gök, şimdi yaralı bir martı,
süzüldü denize.
sana kargaşalığın üzerindeki
köprüyü kurmaya çalışan bu el
kırıldı.
bak bana:
ne kadar çıplak ve suçsuz
duruyorum önünde.
üşüyorum bacım.
kim getirecek bize
ellerimizi ısıtacak güneşi?
susuyorum. dinliyorum.
kimseler geçmiyor
gecemizin karanlık sokağından.
yıldızlar kazaya uğramış
karanlık surların
ucunda sendelerken
koparılıp alınan bir kartalın
paslanmış gözlerinde.
bağlı ellerin
kapıyor çıkış yolunu.
yalnız senin sesin
adımlıyor gecenin dehlizini
çarparak taşlara
uzun kılıcını.
vakit geç, ölüm geri çeviriyor beni.
hayat istemiyor.
ben şimdi nereye gidebilirim ki?
Cumartesi, Nisan 03, 2010
dalyanaklık. (sevdiğim yazılar no. 2)

Pazartesi, Mart 29, 2010
desinler değişemem.
bir "ruh dumanlama" merkezi ne kadar sakin olmalıysa o kadar sakindi içerisi, az mobilya, bol ışık ve oranın en yetkilisi olduğunu tahmin ettiğim, gözleri gereğinden çok büyük(neden her ruhbilimcinin gözleri büyük olmalı hüstın?), pedagojik sesli bir kadın vardı içeride. bendeniz, paldır küldürlüğümden kaynaklanan nefes yetmezliğim sonucu kendisini mikro çapta bir şoka uğratmış olmalıyım ki, hanfendi yerinden kalktı ve telaşlı adımlarla bana doğru geldi. ben derdimi anlatmaya çalıştım, fakat daha onuncu saniyede anladım ki gitmem gereken yer burası değildi, derhal özür dileyip ortamı terk etmek istedim. lakin hanfendi benim ne kadar cins bir deli olduğumu fark etti ve birbiri ardına sorunumun ne olduğunu, isterse "hemmen" bir seans yapabileceğimizi, bir bardak yeşil çay isteyip istemediğimi sordu. yeşil çay ve pedagojik sese alerjim olduğunu sol kolumun kaşınmasıyla birden fark ettim, nöbet geçirmemek için çıktım oradan bin bir "estaafurla" yakarışıyla.Çarşamba, Mart 24, 2010
için boşa kıyılışının öyküsü.
Pazartesi, Mart 15, 2010
alo anne, kakam geldi.
Cuma, Şubat 19, 2010
birinciliği.
Pazar, Eylül 06, 2009
bugün pazar.
sen bu şiiri okurkenben belki başka bir şehirde olurum
kötü geçen bir güzü
ve umutsuz bir aşkı anlatan
rüzgarla savrulan
kağıt parçalarına
yazılmış
dağıtılmamış
bildiriler gibi
uzun bir yolculuğa hazırlanan
yalnız bir yolculuğa.
çünkü beyaz bir gemidir ölüm
siyah denizlerin hep
çağırdığı
batık bir gemi
sönmüş yıldızlar gibidir
yitik adreslere benzer
ölüm
yanık otlar gibi.
sen bu şiiri okurken
ben belki başka bir şehirde
ölürüm.
behçet aysan - beyaz bir gemidir ölüm.
Perşembe, Eylül 03, 2009
şimdi haberler.
ankara(CDHA) - "çocuklar duymasın" dizisinin "taş fırın şeysi" tamer karadağlı, evinde ayna karşısında yüz felci geçirdi. eşinin anlattıklarına göre dün saat 18:00 sularında, evinde ayna karşısında son oyunu "ormandaki sevimli pembiş ayılar"ın ezberini yapan karadağlı, "ayı penisi görmüş al pacino" karakterine bürünmeye çalışırken ağzı yamulmaya, gözbebeği büyümeye ve istemsizce "bababababa" sesleri çıkarmaya başladı. eşinin ilk sopa müdahalesi sonrası amerigan hastanesi'ne kaldırılan karadağlı'nın yüz felci geçirdiği, aynı zamanda sopa darbelerinden dolayı bütün süt dişlerinin kırıldığı belirtildi.hayati tehlikesi bulunmayan karadağlı'nın en az iki ay sahalardan uzak kalacağını belirten yetkililer, kendisini ara transferde "çorum halaydabaşı tiyatrosu"na kiralamayı düşünüyor. seda sayan "başkanım beni alın!" dedi.
Çarşamba, Eylül 02, 2009
kaptanın mışıl günlüğü - 1.
bugün şunu farkettim ki, ben sorumsuz bir adam olmaktan garip bir zevk alıyorum. kimi insanlar, görevlerini yerine getirmediğinde böyle bir vicdan azabı, suçluluk duygusu filan hisseder ya, bende zerre yok o. teflon kaplı vicdanım, kir tutmuyor, bulaşık makinesinde yıkanabiliyor. bu rahatlığım ileride çok ağır sonuçlara yol açacak gibi.
düşününce, aslında yol açtı da. ölümüm yüzsüzlükten olacak.
baş baş.
Salı, Eylül 01, 2009
her güzel şey çabuk biter.
lise 2'de felsefe dersinde, antik yunan filozoflarının yaşam koşulları anlatıldığında, içimden "ben de yaparım hüleyn." gibi bir düşünce geçmemişti dersem yalan olur. bütün işlerin kölelere yüklendiği, hayat gailesi, çocuğun dershane taksidi, hanımın mutfak masrafı gibi birtakım emperyalist düşüncelerin beyni ele geçirmediği o pek ekmek elden su gölden günlerde, boş kalan zamanların felsefe, politika ve şarap ile doldurulması bana mantıklı gelmişti. (yüzeyselim di mi?)
bugünlerde, yani üniversiteye başlamama çeyrek kalmış o balayı zamanlarında, ben de evde kah film izlerken, keh keyfimce piyano çalarken, koh da dışarıda gönlümce sosyalleşirken aklıma habire garip fikirler gelir. ancak bu yazıya konu olacak şeyin, bir fikirden daha çok endişe ya da rahat batması olarak kabul edilmesinde yarar olduğunu düşünüyorum. (uzatma diyorsunuz. tamam.)çevremde gördüğüm, tanıdığım birçok insan için tatil, güzel birşeydir.(tatili sevmem diyenler de var, şaşırmayın aa.) bu güzellikler kişiden kişiye değişebiliyor; kimi yukarıda bahsettiği hayat gailesinden iki hafta kurtulup kafa dinleyebilmesini, kimi üç ay sorumsuzca yatmasını, kimi değişik yerleri gezip tozmasını, kimi de sadece düzgün bir uyku çekebilmesini(bu ben oluyorum) seviyor tatilde. ancak hayat devam ediyor, üç ay yatan arkadaşın okulu başlıyor, iki hafta kafa dinleyen aradaş hücresine gerisingeri tıkılıp sabahtan akşama kadar feysbuk'tan çıkmıyor, gezen tozan arkadaş yedinci seneye uzattığı fakültede ders notu peşinde koşabiliyor, uykuperver kişi sabahın altısında uyanmanın ızdırabıyla yeniden yüzleşiyor. kısaca hayat, yeniden o mecburi kekremsi haline dönüyor ve tatil, ufukta görünen bir ada gibi cezbediciliğini korumaya devam ediyor. yoksa, üç ay yatan arkadaşımızın da bildiği gibi, tatiller, sürekli olduğunda cazibesini yitirmeye başlar, salaklaşır. insan zaman kavramını elinden düşürür. bir nevi evlilik gibi.
yine aynı şekilde, çikolata genelde sevilen bir yiyecektir. peki bir paket milka veya toblerone bitirildiğinde oluşan karın ağrısı?(iyi bilirim) en az bir hafta boyunca insanı çikolatadan soğutabilir. ya da alkolle karışık muhabbet, doğru insanlarla cezbedici olsa da, eğer alkolizmle bir tanışıklığınız yoksa, üç gün üst üsteden sonra can sıkmaya başlayabilir, insanı asosyalleştirilebilir.örnekler çoğaltılabilir bu konuda. fakat hepsinin çıktığı ortak bir meydan var ki, bugün hayatımzda paye verdiğimiz, amaçladığımız çoğu şeyin, aslında çok kısıtlı aralıklarla sahip olduğumuz, ya da tadı damağımızda kalan şeyler olduğudur. yine görünür ki, amaçlarımıza ulaştığımızda ele geçirdiğimiz o rahatlık ve mutluluk hissi, en fazla bir ay içinde bozulmaya ve kokuşmaya başlar. insan alıştığı düzenine, daha bir ay öcesinde küfrettiği rutinine dönmeyi istemeye başlar.
sonuçta, başlıktaki sözü bu açıdan ele alırsak; acaba her güzel şey mi çabuk biter, yoksa çabuk bittiği için mi o şey güzeldir? şöyle iyicene bir düşünürsek, bu soruları rahatlıkla cevaplandırabiliriz.
cemedede amatör sosyoloji kürsüsü iftiharla sundu. ben özleyin anacım.
Pazar, Ağustos 30, 2009
bugün pazar.
Cuma, Ağustos 28, 2009
anlatamıyorum.
daha da uzun bir şey yazamam bu konuda. sündürerek kırgınlık pornografisi yapmanın anlamı yok.
Perşembe, Ağustos 27, 2009
mazeretim var, agresif değilim.
Çarşamba, Ağustos 26, 2009
lombak'a bir veda havası.

"söylentiye göre hepimiz; uzun bacaklı, uzun burunlu, uzun bıyıklı bir komik prensinin çocuklarıyız. kimimiz peri kanadı kullanmayı, kimimiz yalancıktan gülmeyi, kimimiz karanlıkta parlamayı iyi biliriz.
alışkanlık olduğu üzere, gösteri bittikten sonra "arkada" gizlice ağlarız. pırlanta yılları hatırlayabilenlerimiz, tükenmez yemişli bir ağacı taşlayış efsaneleri anlatırlar. şimdilerde ise cılız bir ağacın loş gölgesinde, birbirine uzun ömürler dileyen ihtiyar ateş böcekleriyiz.
yakında bir rüzgar zayıf ve yorgun düşenlerimizi almaya gelecekmiş derlerse de siz merak etmeyin, biz bir yolunu bulur, sizi yine eğlendiririz, mutlaka yine eğlendiririz."
cem'in notu: lombak kapandı. l-manyak/leman son demlerde. cici ölü doğdu. penguen zor durumda. uykusuz parabolik biçimde eğrilmeye başladı. e, o zamandan bu zamana ne fark kaldı o zaman? bu yazıyı yazan bahadır baruter, o zaman patron olmamasından mı sözcükleri bu kadar bönkörce kullanmış. şaşarım.
Salı, Ağustos 25, 2009
zihninden tramvay geçen adam - ferhan şensoy.

genelde çok farklı kulvarlardan yapıtlarla ilgilenmeyi seven birisiyim. bu kah lenin'in kautsky'li dönek'li ibret kitaplarından biri olur, kah yazılalı onca yıl geçmesine karşın hala daha oha dedirtebilen bir dünya klasiği, kah en pespaye amerikan televizyon filmi olur, kah oğuz atay'ın en taşaklı öykülerinden birinin başarısız bir tiyatro uyarlaması. bütün bu zig ve zaglarıma rağmen son bir senedir istikrarlı bir şekilde her ürününü takip etmeye çalıştığım bir sanatçı var ki, o da ferhan şensoy.
başta deli gibi sevmiştim desem haysiyetsiz ve şerefsiz olurum. daha önceleri kendisi hakkında magazin basınında yer alan ipe sapa gelmez haberler, "rastlantının iğne deliği" şeklinde dinlediğim yarım yamalak ve yarısında vefat etmiş bir ferhangi şeyler kasedi ve elbette ki ailesiyle cümbür cemaat oynadığı sinan çetin istifrası akbank reklamları dışında çok da tanımıyordum kendisini. hatta son dönemki "darbe olsa da kurtulsak, şen olsak." biçimindeki ilhanselçukvari yaklaşımından ötürü belli bir kıllığım da mevcuttu kendisine karşı.
derken, geçen eylül ayıydı sanırsam, sahaf karmakarıştırırken, kendisinin daha önceleri epey yankı uyandırmış oyunu "şahları da vururlar" elime geçti. yalamadan yuttum. iran devrimi hakkındaki yayınlara persepolis'ten beridir temkinli yaklaşmama rağmen, bu oyun, sırf senaryo haliyle bile zihnime reyting rekorları kırdırdı.
kışa doğru giderken, internetten ve çevremden edindiğim ferhan şensoy oyunlarıyla (soyut padişah, çok tuhaf soruşturma, seyircili seyir defteri) artık bende bir ferhanperverlik oluşmaya başlamıştı. derken yılbaşına doğru son kitabı "karagöz ile boşverinbeni"yi edindim. ustalık eserlerinden biri olmasından mıdır nedir bilinmez; yazın yeteneğine, sivri kalemine ve sözcük bükmesine o anda çarpıldım. iki-üç ay boyunca başucu kitabım oldu. o olmasa öseseye bu kadar gevşek ve yavşak bir kafayla girebilir miydim, bilemiyorum.
sonra "falınızda rönesans var", "eşeğin fikri" ve "elveda ssk". son iki kitap bende bir hayalkırıklığı yaratsa da "falınızda rönesans var" ile yeni bir ikiyüzyirmi volt kakıldı zihnime zihnime. her biri ortalamanın çok üzerinde bir zekadan sağılma enfes denemeler, benim okuma beğenimde derman bulunmaz yaralar açtı, kademeler atlattı.
derken "hacı komünist" ile, hayatımda izlediğim en berbat filmlerden biri olan "şans kapıyı kırınca"ya sempati duymam, "fidel"e aynı sempatiyi pekiştirmem, "kazancı yokuşu"nun insan manzaralarına ve o tok(k)at gibi finalinde büyük çaplı bir şoka uğramam. ve elbette "kalemimin sapını gülle donattım". öldürücü darbe. ferhan şensoy'la aynı dönemlerde yaşama, lycee dö gassaray'da okuma, onunla rakı masasında oturma isteğimi şahlandıran, otobiyografik ve endorfik bu kitap, ferhanperverliğimin son raddeye ulaşmasını sağladı.
çok şey söylemek isterdim kendisi hakkında, ancak başka zamana. (ferhantoloji ve bulursam gündeste arayacağım da.) hani derler ya çoğu büyük sanat adamları için, "öldükten sonra anaşılacak." diye. işte bu adamı, öldükten sonra da anlayamayacaklar. zira angutluk kalıtsal bizde.
Pazartesi, Ağustos 24, 2009
aspavaperver.
bu yüzden ki, yanında yurdumda yemek yapabilecek biri olmadığında ve (evet) cebimde az biraz param olduğunda soluğu dışarıda bir yerde tıkınmakta alırım. ne güzel ki bulunduğum yer şehir merkezinde olduğu için bugüne kadar birçok yerin ymeğini denedim. börgırking/keyefsi'nin fast food lezzetleri kötüydü diyemem, ama çekiciliğini kaybediyor belli bir yerden sonra. tike/beykoz gibi başarılı et lokantaları, meşhur iskender/urfalı hacı mehmet/hacı arif bey gibi kebapçılar çok başarılı olsa da, ağır yemekleri belli bir yerden sonra pantolon bedenini büyütüyor. aynı zmanda cüzdanda da ciddi boşluklar bırakabiliyor. aba/hosta/zartzurt piknik gibi dönercilerden haz alamıyorum. (frijit?) hazır çiğköfteciler(adıyamanlı/çemişgezekli vs.) oldum olası açmaz beni. kıtır'da oturacak yer yok. ciğerci naci'in telefonu meşgul çalıyor. sampi bozdu. en son tavuk-pilav/kokoreç denemem ise gülür güldür kusuş ile sonuçlandı, çekimser yaklaşıyorum.
"e, bok atmadığın bir ananın yemekleri kaldı, ne var lan it?" diye serzenişte bulunabilirsiniz, doğrudur. ancak koca ankara'da, tapılası derecede yemekler yapan yerler bulmak da mümkün. bunlardan fiyat/performans açısından en iyisi, aspavacılar. ve çok geyik duymama rağmen, hala daha aspava'nın açılımının ne olduğunu bilmiyorum, bilmek istediğimi de sanmıyorum.aspava dediğimizin, ilk bakışta aslında dürümden pek de bir farkı olmadığı sanılabilir. bildiğiniz lavaşın içine konulmuş muhtelif kökenli yaprak etler, soğan, kimi zaman yeşillik. ancak nasıl ki bayrağı bayrak yapan, üzerindeki kan değil de kumaşıysa, aspava'yı kutsal ve putsal kılan da sosudur esasen. genelde zaten sossoğanlı ve sossoğansız olarak satılır. önemli bir engeliniz yoksa (kız arkadaş, aile saadeti vs.) sossoğanlıyı tavisye ederim. bunlar dışında, yanında ikram olarak verilen bol hıyarlı cacık, (hatta üzerine yoğurt suyu dökülmüş rende hıyar da denilebilir), patates, çay ve isteğe göre sigara bu müthiş lezzetin tamamlayıcı unsurlarıdır.
esat caddesi'nde yanyana, karşı karşıya duran üç aspavacı favorim var mesela. meşhur, yıldız ve yıldırım aspava. meşhur aspava bunların arasından kesinlikle en başarılı olanı. etlerini nereden aldıklarını bulabilrsem tapmayı düşünüyorum, o derece. yıldız aspava'da hacı amca (ve kuzey ülkelerden gelen bayan misafirleri) ve işbilir garsonlarının muhabbetine doyum olmaz, ayrıca sos bakımından da diğer ikisine bariz bir üstünlük taşır. yıldırım aspava ise yemek kalitesi bakımından en istikrarsız, ancak sigaradan antepfıstığına kadar ikram olayının bokunu çıkarmış olmasıyla kapatıyor açığını.ve elbette, "ne işim var lan gecenin bi arısı esat'ta?" diyen dostlarımız için müthiş bir kıyak olarak, ankara'nın neresi olursa olsun evlere "24 SAAT" servis yapan hayvani servis elemanları vardır bu üç işletmenin de. resmi ve dini tatiler dışında, gecenin üçü de dahil, her türlü ikramıyla evinize siparişinizi gönderebilir. ancak evlere serviste biraz daha gacırt bir ücret ödeyebilirsiniz kimi zaman, şaşırmayın.
bunların dışında, seyran tarafına doğru bir de meşhur özçelik aspava'dan bahsediliyor ki ona henüz gitmedim, en kısa zamanda gidip deneyeceğim.
sorusu olan? efendim? tamam çıkabilirsiniz.
çeşit çeşit insan var.
-
-
-
Yaz1 gün önce
-
ekip çalışması4 gün önce
-
-
Temenni (Billboard)1 hafta önce
-
hişbişi2 hafta önce
-
..Yardımcı OyuncU..2 hafta önce
-
Ben saksı değilim! Bana saksı...2 hafta önce
-
ölüm pornosu edebi eser mi?3 hafta önce
-
-
Barcelona:1 Real Madrid:21 ay önce
-
-
-
-
-
2 Ocak5 ay önce
-
sa karsim7 ay önce
-
Hadis İnkarcılığı7 ay önce
-
-
Tenk yu Zedprex10 ay önce
-
-
TEDx Reset1 yıl önce
-
Süttozu1 yıl önce
-
-
karanlıkta1 yıl önce
-
işler değişti1 yıl önce
-
evlendim ulenn2 yıl önce
-
-
-
-
Lombak!2 yıl önce
-
-
akp vs chpmhptsk4 yıl önce





